Tuesday, May 15, 2007

Antisemit, Yahudiler'den Gereğinden Fazla Nefret Eden Kişidir!


Dün bütün günü Jeremy ve oğlu Maor'la (artık Türkiye'den ayrıldıkları için güvenlik gerekçeleri de kısmen ortadan kalkmıştır) İstanbul'u gezerek ve beyin fırtınası şeklinde konuşarak geçirdik. Çok şey öğrendim, çok şaşırdığım anlar da oldu, çok kızdığım, çok sevindiğim de...


Maor'un orduda yaşadığı deneyimler çok ilginçti. Savaş karşıtı ve vicdani redçileri destekleyen bir babanın oğlu olarak yetişip askere gitmek ve 3 yıl inanmadığı bir oluşumun içinde olmak pek kolay olmamış. Ablası vicdani red hakkını kullanıp askerlik yapmazken, Maor silah kullanmama şartıyla askerliğini yapmayı tercih etmiş. Bu deneyimi, ülkesinin en önemli kurumlarından birini tanımak ve anlamak olarak değerlendirmek istemiş. Sadece askerlere matematik öğretiyor savaşa gönderirlerse gitmeyeceğini ve hapse gireceğini söylüyor. Her ne kadar böyle olumlu yaklaşmaya çalışsa da ona ters gelen birçok şey var askeriyede ve bir şekilde kendisinin bu politikaları desteklemediğini ifade etme ihtiyacı içinde. Bu yüzden de askeri üniformasının içine tişörtler giyiyor. Üzerlerinde "Filistinli Mülteciler Haklarını Almalıdır" ve "Vicdani Redçileri Destekliyorum" gibi sloganlar var. Arkadaşları kendisine sadece gülüyorlar. Komutanları ise henüz görmemiş, ama görürlerse kıyamet kopmaz diyor.


Babası Jeremy ise askerlik konusunda oğlu kadar şanslı olmamış. Yıllar süren askerliğini bitirip evlendikten sonra 1982 Lübnan- İsrail savaşı başlamış ve tam da ilk çocuğu doğduğu sırada tekrar göreve çağrılmış. (İsrail'de erkekler 3 yıl sğren mecburi hizmetlerini tamamladıktan sonra 45 yaşına kadar her yıl üç hafta ve savaş durumunda her çağrıldıklarında tekrar askere gitmek zorundalar) Mecburen teslim olmuş ve savaşmayacağı konusunda net tavır belirtmiş olduğu halde Lübnan'a gönderilmiş. Ve yemek yemeyi reddederek oruç tutmaya başlamış. Komutanları kendisini yemeye iknaya çalışsa da Lübnan'da bulunmasının kesinlikle yanlış olduğunu söyleyerek orucunu sürdürmüş. Zorla su içirmeye çalışmışlar ve direnmeyi sürdürmüş. Birkaç gün sonunda ise 'savaş'ı kazanan o olmuş ve evine dönmesine izin verilmiş. Bu olaydan sonra hayatını savaş karşıtlığına ve insan hakları savunuculuğuna adamış. Halen de dünyanın çeşitli yerlerinde bu konularda konuşma yapmaya devam ediyor.


İsrail ordusunda mecburi hizmet bittikten sonra çalışmaya devam etmek birçok genç tarafından (sağladığı ekonomik imkanlar sebebiyle) tercih edilen bir durum. Maor ise bu seçeneği kesinlikle düşünmediğini söylüyor. Ağustos'ta askerliğini bitirdikten sonra üniversiteye giderek Arapça öğrenmek istediğini söylüyor. Ve ekliyor: "Hayatta yolumu çizmeden önce ülkemin içinde bulunduğu durumu tam olarak öğrenmem gerekiyor. Bunun için de öncelikle dışladığımız ve nefret ettiğimiz "karşı taraf"ı anlamam lazım. Anlaşmanın ilk koşulu da aynı dili konuşmak. "
Sohbet devam ederken Atlas pasajında bir fotoğraf sergisine gidiyoruz. Jean Mohr'un 50 yıllık süreci içeren "İsrailliler ve Filistinliler: Bazen Yan Yana, Bazen Karşı Karşıya" başlıklı sergisi iki tarafta devam eden savaş boyunca farklı boyutlarıyla gündelik hayatı anlatıyor. Az yorum ve bol bilgi içeren sergiden hepimiz farklı anlamlar çıkarıyoruz. İstiklal caddesinde yürürken Jeremy yoruluyor ve bir parka gidip dinlenmek istiyor. Yıldız Parkı'na gidip oturuyoruz, onlar bana her yerde asılı olan Türk Bayrakları'nın sebebini soruyorlar, ben de onlara İsrail nüfusunun %18'ini oluşturan İsrail vatandaşı olan Filistinliler'e neden "Arap- İsrailli" dendiğini. Bir nevi bizim Osmanlıca'ya "eski Türkçe" diyerek hafıza manipülasyonu yapmamıza benziyor durum. Arap- İsrailliler'in üniversiteye gidene kadar eğitimlerini Arapça alma ve oy kullanma hakları var. Sosyo- ekonomik olarak alt sınıf olarak kategorize edilebilecek bu Filistinliler askerlik yapmıyorlar. Mecliste temsil hakları var ancak nüfuslarına oranla yarı yarıya daha az milletvekiline sahipler.


Sohbet ilerledikçe Türkiye ve İsrail'in milliyetçilik ve vatanseverlik konusunda benzeyen çok yönü olduğunu fark ediyoruz. Azınlıklar, askerlik, nüfus politikaları, demokrasi, kimlik oluşturma süreçleri konusundaki benzerlikler azımsanmayacak derecede fazla. En büyük farklardan biri ise İsrail devletinin Yahudi, Türkiye devlerinin ise laik olması.


Konu Yahudiliğe geldiğinde nasıl olup da Yahudiler'in çoğu zaman zeki ve çalışkan olduklarını tartışmaya başlıyoruz. İyi ve adil olmak için bu özelliklerin yeterli olmadığı hatta çoğu zaman kötüye kullanıldığı konusunda hemfikiriz. Jeremy bunun kesinlikle genetik bir temeli olmadığını söylüyor ve bir fıkra anlatıyor.


Biri Yahudi iki kişi trende yolculuk ederken, Yahudi olmayan Yahudi olana soruyor:
"Siz Yahudiler nasıl bu kadar zekisiniz?"
O sırada yumurta yiyen Yahudi cevap veriyor: Yumurta yediğimiz için, içinde söyle vitaminler var böyle faydalı"
"Hmm. Demek öyle, ben de yiyeyim, bir tane alabilir miyim sizden?"
"Tabii, tanesi 50 şekıl"
Adam yumurtayı satın alıp yerken birden duruyor ve soruyor:
"Bu yumurtanın markette satılandan ne farkı var ki? marketten 1 şekıla alırdım!"
Yahudi cevap veriyor: "Gördün mü işe yaramaya başladı bile."


Şakalardan sonra konu antisemitizme geliyor ve Jeremy Yahudiler'in çokça kullandığı bir Joseph Eötvösz ifadesinden bahsediyor: Antisemit, Yahudiler'den Gereğinden Fazla Nefret Eden Kişidir! Yani Yahudiler kabul ediyorlar ki kendileri nefret edilmeyi hak ediyorlar. Burada çok ilginç bir özeleştri var irdelenmesi gereken. Bir anlamda saflara ayrılmış olmayı yadırgamıyorlar, zaten dost olamayız, zaten anlaşamayız, zaten farklıyız, ötekiyiz. Bunu biliyoruz ve bunda bizim de payımız var. Üzerinde daha çok düşünmem gereken bu sözü tartışmaya devam ederken Taksim'e gitmek üzere parktan ayrılıyoruz. Elimde parktan aldığım uzun dalı sallayıp, düşünürken, Jeremy Çırağan Sarayı'nı görüyor ve neresi olduğunu soruyor. Otel - saray - zenginler - paralar, boşver devam edelim diyorum ama görelim bakalım Türk aristokrasisini diyor ve dalıyoruz içeri. Muhtemelen yanımda 2 metre boyunda iki "turist" olmadan elimde bir sopa ile içeri giremeyeceğim Çırağan'ın havuzunda boğaza nazır yüzen insanlar ve ıstakoz yiyen insanlar var. Kendimi Lost'ta Others'ın ortamına ilk defa girmiş yerliler gibi hissediyorum. Sarayın bir binasının üzerine asılmış iki dev Türk Bayrağı görüyoruz, tam içine girecekken karşılaştığımız uyarı yazısı son derece ironik: "Please do not bother, private meeting" Görüyoruz ki Türkiye'deki çoğu insan gibi Çırağan'dakilerin de kafası karışmış durumda; Türkiye vurgusu yaparken İngilizce yazı yazmak da yeni bir çeşit 'modern' milliyetçilik olsa gerek. Oteldeki küçük analitik turumuzu bitirip kapıdan çıkarken Mehmet Ağar giriyor içeri, elimde sallamaya devam ettiğim dalımla bir bakış atıyorum kendisine, umursamıyor. "Pekiyi" diyorum, "kaale alma seçmenini, öyle olsun :)"


Akşam yemeği için Aycan, Ahu, Sinem, Pınar, Pınar-2, ve Dalga ile buluşuyoruz. Biraz İstanbul biraz politika üzerine devam eden sohbetten herkes memnun kalıyor. Çoğu ilk defa İsrailliler'le tanışıyorlar ve basmakalıp bir kategorizasyon ötesinde bireysel bir ilişki bende olduğu gibi onlarda da önyargılarını gözden geçirme ihtiyacı doğuruyor. Siyasetle orduyu, toplumla bireyi ayrı ayrı ele alıp her birini önce kendi içinde anlamamız gerektiğini hafızamızdaki İsrailli profiline uymayan Jeremy ve Maor'u tanıdıktan sonra bir kez daha fark ediyoruz.


Hepimizin aklında bazı sorulara açıklık getirirken en az o kadar da yeni soru üreten günün ardından "barış" içinde evlere dağılıyoruz.
Bu maceranın sonu...

3 comments:

Biby Cletus said...

Cool blog, i just randomly surfed in, but it sure was worth my time, will be back

Deep Regards from the other side of the Moon

Biby Cletus

Atilla Aktuna said...

Selma,

Okuduğum her röportajınla -biraz daha- gazeteci olman gerektiğini düşünüyorum. Bu kadar akıcı bir dil ve dikkat çekici üslubunla bırak okulu, gazeteciliğe başla derim ben ;) Şu anda bile birçok gazeteciden çok daha öndesin bence...

Yazılarının/röportajlarının artması dileğiyle...

Not: Röportajın, sadece kayıt cihazına kaydedilenlerin çözümlenmesi olmadığını gösterdiğin içinse ayrıca teşekkür ederim.

selma sevkli said...

Atilla,

Yani ne desem bilmem ki ovgulerine...Allah razi olsun, daha iyileri sana olsun :)

Iki durum var: 1- Donem odevlerimi bitirip yuksek lisans derslerimi tamamlamak icin 21 gunum var ve daha hicbirsey yapmis degilim. Yani okulu birakmam / atilmam gayet muhtemel (dusundukce yine stres basiyor)

2-Gazeteci olmam icin gazeteciler de teklif getiriyor sagolsunlar ama
bu isi profesyonel olarak yaptigimda bu kadar rahat yazabilir miyim, yayin politikalari ve kisisellestirmemeler isin icine girince ne kadar dogal kalir bilmiyorum.

Simdilik boyle biz bize devam :)