Monday, October 08, 2007

Hindistan: Yola Çıkarken (1)

Yıllardır aklımda bir Hindistan fotoğrafı vardı: Renk renk, çeşit çeşit, ahenk içinde dertsiz tasasız yaşayan bir milyar insan. Görmediğim yerler hakkında peşin hükümlere varmanın ne kadar yanlış olduğunu bir kez daha anladım. Şu kalıpyargılar, önyargılar nasıl demirden örülmüşse içimize, karşılaştığımız her yeniliği kabullenmekte sonuna kadar zorluyorlar bizi. Bazen öyle oluyor ki, gördüğünün bildiğine uymadığını fark etsen de, yıllarca inandığın o bilgiyi değiştirmeye sonuna kadar direniyorsun.

Geçen yaz Ankara’da staj yaparken tanıştığım entelektüel ruh eşim Khushbu’nun Hindistan daveti reddedilmeyecek kadar cazibeliydi. Khushbu, Amerika’da doğup büyümüş olmasına rağmen, ailesi değerlerine sıkı sıkıya bağlı Hintlilerdi. Yıllardır gitmediği, gittiğinde de en fazla iki hafta kaldığı ‘memleket’inde bu kez dört ay kalacaktı. Önceden hoş beş ve hasret gidermenin ötesine gitmeyen akrabalık ilişkileri, bu kez birlikte yaşamalarıyla beraber hem derinleşmiş, hem yakınlaşmış, hem de zorlaşmıştı. Bir yanda Amerikan rahatlığı ve yüzeyselliği, diğer yanda Hindistan muhafazakarlığı ve samimiyeti onda ironik biçimde birlikte var olabiliyordu.

10 Haziran 2007’de, Aeroflot havayollarının son derece ucuz, soğuk ve konforsuz uçağıyla Moskova’ya gittim. Normalde 900 dolardan başlayan Delhi uçuşunu 560 dolara mal etmenin bedeli de, dünyanın en sıkıcı havaalanında 11 saat beklemek oldu. İlk birkaç saatimi Murat Belge’nin son derece zeki, çok yönlü, birikimli ve soğukkanlı hayatını anlattığı ‘Bir Hayat’ kitabını okuyarak geçirdikten sonra Rusların soğuk demir koltuklarında uyuyakaldım. Uyandığımda Delhi için son çağrı yapılıyordu. Her yanım tutulmuş, önümdeki Asyalılar’dan izin isteyerek zar zor yetiştim uçağa. 7 saat süren bu uçuşta da yemekler berbattı ve film falan göstermediler. Böylece birkaç saat içinde Murat Belge’yi bitirebildim ve uzun uzun kendimi ve hayatımı sorgulama fırsatı buldum. Son zamanlarda benim için görüşleri önemli olan iki arkadaşımın yazdıklarımı eleştirmeleri, daha doğrusu beni reklamımı yapmakla itham etmeleri fena dokunmuştu. Bir süre blog yazmamaya karar verdim. Sonra büyüyünce ne olacağımı düşünmeye başladım Doktora mı yapmalıydım yoksa dünyayı kurtarmak için çalışmaya mı başlamalıydım? Bir süre daha öğrenip biriktirmek mi, yoksa paylaşmaya ve işe yaramaya başlamak mı? Bilmiyordum… Şu çelişkilerim de olmasa ne kadar verimli bir insan olacaktım. Aslında karar vermeye çalışmak iyiydi. Karşılaştırdıkça farkları görebiliyordu insan, değişime daha açık olabiliyordu. Bir an hiçbir yolculukta yanımdan eksik etmediğim Penguen ilişti gözüme. Hala eğlenebiliyordum bu çizerleri okurken ama onları ve gelişimlerini düşünmekten de kendimi alamıyordum. Yıllardır aynı şeyleri anlatıyorlardı. Statükonun her türlüsü fenaydı. Kafası çalışan adamlar değişmeliydi, ileri gitmeliydi. Ya da geride kalanların elinden tutmalıydı, ama yerinde durmamalıydı. Bu çok ümit kırıcı olurdu.

Türkiye’deki son durumlar da fena halde kafamı kurcalıyordu. Hala darbe tehdidiyle var olmaya çalışan bir ülkenin, etnik kökeniyle kendini tanımlayan vatandaşlarını anlamaya çalışan bir zavallı ferdi olarak endişeliydim. Irak’a askeri müdahele düşüncesi beni çok tedirgin ediyordu. Disiplin, asker, kontrol olgularının içinde yer aldığı her türlü baskıcı ve kısıtlayıcı kavram rahatsız ediciydi. Belki de Hindistan iyi bir deneyim olacaktı. Yüzlerce dilin, dinin, etnik kökenin bu yoksulluk içinde nasıl bir arada yaşayabildiğini görmek, kendi içimde hoşgörüyü sağlamak ve yeni modeller üretebilmek için iyi bir fırsat olabilirdi.

Delhi'ye indikten sonra 1 saatten fazla süren pasaport kuyruğunun ardından, 1.5 saat kadar da bavulumun çıkması sürdü. Tam bitti, kalan 4 saati de bir köşeye kıvrılır beklerim diye içimden geçirirken, iç hatlar terminalinin 15 kilometre uzakta olduğunu öğrendim. 20 saattir yollarda olmanın verdiği yorgunlukla kendimi zar zor dışarı atıp servis aramaya başladım. Sabahın 4’ünde hava 46 dereceydi. Burma’dan ve Nepal’den kader ortaklığı ettiğim arkadaşlarla birlikte 1 saat de orada bekledik. Sonra o gerçeküstü servis aracı geldi. Necla Nazır ve Tarık Akan’ın şemsiye kovaladığı filmdeki otobüsten yirmisekiz kat daha köhne olan bu otobüste 30 kişilik yer vardı ve biz 60 kişi olarak istif edildik. Yarısı kucağıma oturan 70’lik teyzeye sesimi çıkaramadım. Klima da yoktu, ‘Amanin dostlar’ çığlığı atmama ramak kala otobüs hareket etti de içeri biraz ılık rüzgar girebildi. İç Hatlar terminaline girdiğimizde, benden çok daha zor durumda insanlar gördüm. Belki yüz- yüz elli kişi sokaklarda öylece uyuyordu. Kimi bir şilte atmış, kimi onu da bulamamış. Yanlarında sıcaktan bir kenara yığılmış inekler, köpekler, kediler, hiçbirinin takati kalmamış. Acaip olan ise yoksunluk-saldırganlık kuramının burada işlemiyor olması. Ben sıcaktan, sıkışıklıktan hemen darlanıp, sinirlenirken, onlar sabır taşı misali bekliyorlar. Şikayet etmeden. Kendi de aynı durumu yaşadığından belki de, karşısındakini çok iyi anlayabiliyor, yoksa et yemediklerinden mi?

3 saat daha beklerken çok susuzdum. Para değiştirecek yer de olmadığından ve kredi kartım olmadığından su alamadım. Dudaklarım Forest Gump’taki Bubba’ya dönmüş, gözlerimde kibrit çöpleri ile beklemeye devam ettim. Sonunda İngiltere’nin EasyJet’inin Hindistan versiyonu olan SpiceJet havayolları ile Ahmedabad’a vardım. Saat sabah 8’de 29 saatin sonunda son durağa ulaştmıştım. Bu kez bavulum hemen geldi ve beni karşılamaya gelen Khushbu ve kuzeni Mehul’un yanlarına gittim.

Hinduizm ve Aile

Arabaya bindiğimizde yine çocuk gibi heyecanlıyım. İlk defa kendi şehrimin dışına çıkmış gibi inceliyorum etrafı. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen yollar insanlarla dolu. Kadın erkek, çoluk çocuk işe gidiyorlar, güneş tepelerinde. Sokaklar panayır yeri gibi, alanlar satanlar, korna sesleri, motor sesleri, ağlayan çocuklar, hepsi birbirine karışmış. Trafik dehşet verici derecede yoğun ve kuralsız. Bir ara dayanamayıp gözlerimi kapıyorum, bu insanlar ışıksız, sinyalsiz, kavşaksız nasıl beceriyorlar bu işi? Tüm kamyonların arkasında ‘Horn Please’ yazıyor. Tek bir duyu organına güvenmeyip, hem göze hem kulağa hitap ederek, işlerini sağlama alıyorlar.

Yine yollarda yatan insanların arasından geçerek, derme çatma evlerin çadırların arasından afilli bir siteye ulaşıyoruz. İçinde havuzlar, palmiyeler olan balkonları işlemeli falan bir site burası. Beynim kısa devre yapmaya başlıyor hafiften, çünkü hemen kapının dışında pislikleri yiyen yaban domuzları ve günde 1 dolara 12 saat güneşin altında, kafalarının üzerinde çimento taşıyan kadınlar var. Tanıştığım insanlara konsantre olmaya çalışıyorum. Mehul Bay’in dünya tatlısı bir karısı var, adı Nilima. 38 yaşında olduğunu iddia ediyor ama inanmıyorum tabii. O kadar saf, temiz doğal bir kadın ki! İki oğulları var, biri dikkat çekmek için ortalığa işeyip, sürekli zıplayan ve ağlayan iki yaşında bir canavar: Svayam. Diğeri ise efendilikten ve çalışkanlıktan madalya almasına çok az kalmış 10 yaşındaki Savmil. Hepsi çok çekingenler benimle tanışırken, evlerinde yabancı biri kalmamış hiç daha önce. Bir Türk’le ilk defa tanışıyorlar. Mehul, Yargıtay’da çalışan saygın bir avukat. Aynı zamanda Rotary kulübünde yönetim kurulunda. Zengin ve iyi olma oyununa kaptırmış biraz kendini ama başka bir model yok önünde. Babası ve amcası de onun gibi avukatlar, ve Rotary üyesiler. Bireysel farklılıkların pek önemi yok sanki. Yaptığın iş, kazandığın para ve ait olduğun sosyal grup yeterli saygı duyulmak için. Nilima da çoğu zengin Hintli kadının yaptığı gibi üniversiteyi bitirdikten sonra birkaç sene çalışmış, evlenince de bırakmış. Ahmedabad’da evli olup da çalışan kadın (zenginse) yok. Kadınların kariyer gibi bir dertleri yok. Her şeyden önce aile geliyor. Çocukların bakımı ve onlara öğretilecek olan değerler her şeyden önemli. Devlet bu görevi halka devretmiş.

Evlilikler en modern zengin kesimlerde bile görücü usulü yapılıyor. Aşk kavramı pek yok. Sevgi var, zamanla değer veriyorlar birbirlerine. Diğer yandan da televizyonlarda sürekli ilk görüşte aşk filmleri gösteriliyor. Durum son derece şizofrenik.

Evde bir hizmetçi var. Sabah 8 de gelip, kahvaltıyı hazırlıyor. Sonra gelip bulaşıkları yıkıyor, sonra varsa çamaşır, biraz da temizlik. 18 yaşında yüzünde anlamama izin verecek hiçbir ifade taşımayan bir kızcağız. Haftada yedi gün çalışıyor ve gittiği her evden 30 dolar alıyor. Buna rağmen ev çok temiz sayılmaz. Banyoda örümcek ağları var mesela, musluklar damlıyor, duşakabin yok. Biraz sallapati yaşıyorlar sanki… Klimasız durmanın mümkün olmadığı evde, birkaç saat uyuyorum. Uyanınca perdeyi açıyorum ve bir maymunla burun buruna geliyoruz. Kuş, kedi tamam da insan karşısında maymun görünce afallıyor resmen. O bana bakıyor, ben ona. Sonra kaçıp gidiyor. Heyecanla Khushbu’ya maymun gördüğümü anlatmaya gidiyorum ama pek umursamıyor. Dışarıda her türlü hayvan yaşadığı için bu onlar için çok olağan bir durum. Yaşam alanı eşit paylaşılmış. İneklerin biraz ayrıcalığı olsa da herkese yer var. Reenkarnasyon inancına göre herkes farklı formlarda, muhtemelen yapıp ettiklerine ödül/ceza niteliğinde farklı canlı türleri olarak yeniden dünyaya geleceğinden, hayvanlara çok değer veriliyor. Ve ruhları olduğuna inanıldığından çoğu yerde et yenmiyor. Ahmedabad’ın bulunduğu Gujarat eyaletinde et bulmak neredeyse imkansız.

* Havaalanı anonslarında ‘May I have your attention please’ değil, ‘May I have your kind attention please’ diyorlar, hem de son derece sevimli bir Hint aksanıyla. Ruslar sadece ‘attention!’ diyorlar soğuk soğuk.

*Sih erkekler çocukluktan başlayarak vücutlarındaki hiçbir tüyü kesmiyorlar, türban takıyorlar ve bir rivayete göre paçalı don giyiyorlarmış. Küçükken bone gibi olan türbanları, yaşlandıkça büyüyor. Şimdi bu abiler Türkiye’de üniversiteye gitmek istese ne olurdu acaba?

*Ten rengi, statü belirlenmesinde neredeyse para kadar önemli bir faktör. Kadınlar beyazlama kremlerine dünyanın parasını yatırıyorlar ve güneşten korunmak için her yerlerini örtüyorlar.

*Beyaz tenli olduğum için rahatsız edici bir saygı görüyorum. Khushbu Batılı, bense Hintli giyindiğim için ilginç bir kombinasyon oluşturuyoruz. Bizi ünlü sananlar oluyor.

*Nasıl ki bizde bir dönem yurtdışı deyince akla yalnızca Almanya ve Amerika geliyordu, Hindistan’da da yurtdışı deyince İngiltere, Amerika ve Avustralya geliyor. İngiliz aksanım olmadığı ve Amerikalılar kadar olmadığım için de genelde Avustralyalı zannediliyorum.

*Evlerde kullanılan tabakların hepsi metal. Porselen ya da plastik kullanılmıyor.

*Şehirlerde de köylerdeki gibi geniş aileler şeklinde yaşanıyor. En büyük erkek çocuk ömür boyu anne babaya ve evlenmemiş kardeşlere bakmak zorunda.

*Tuvalet kağıdı ve sabun bulmak neredeyse imkansız. En zengin yerlerde bile temizlik pek önemsenmiyor.

*İnsanların çoğu Türkiye diye bir ülkenin varlığından dahi haberdar değiller. Bilenler de Türkistan diyorlar. Bir taksi şoförü Çin’den gelip gelmediğimi bile sordu.

*3 tekerlekli minik taksiler var, rikşa deniyor. Ahmedabad’da neredeyse hiç yabancı olmadığından ve olanlar da sömürgeci İngilizlerden ibaret kaldığından, rikşa şoförleri beni kazıklamayı kendilerinde hak görüyorlar. Zaten çok ucuz ve zaten güneş altında canları çıktığı için birkaç rupi fazla vermek bana koymuyor ama Khushbu çok sinirleniyor. Taksimetrenin garip bir işleyişi var. Yolculuk sonundaki toplam miktarı dörde bölüp iki eklemek gerekiyor.

Bir sonraki yazı: Gandhi'nin Evi, Popüler Kültür, Günlük Hayat

9 comments:

Atilla Aktuna said...

Selma,

Nihayet Hindistan gezi yazısını yayınlamaya başladın. Devamını merakla bekliyorum...

A. Murat Eren said...

Okudum bitti, devamını bekliyorum.

Öperim.

selma sevkli said...

sizler gibi kıymetli okuyucular olunca insan aşka gelip yazıyor :) 4. yazı yolda...

farukahmet said...

Nerdeyse her yazınızı okumama rağmen şimdiye dek yorum yazmamıştım hiç. Ama "blog yazmaktan vazgeçme" filan görünce hem sinirlendim hem de endişelendim. Sinirlenmem, arkadaşlarınızın kesinlikle haksız olmasından. Ben de kaç yıldır kendime yönelttiğim benzer eleştiriler yüzünden blog yazmıyordum; daha yeni kendimi ikna edebildim. Uzun konu, kısa kesiyorum o yüzden. Endişelenmem ise yazılarınızdan mahrum kalma korkusundan. Herkes blog yazıyor, işte guya ben bile başladım ki insanlara anlatabileceğim, katabileceğim bir şey olduğu zerre
aklımdan geçmiyor; ama siz öyle misiniz? Hem zevkle okuduğumuz bu yazılara kaynaklık eden dolu dolu bir seyahat birikiminiz var, hem de asıl olarak bunları okunur kılan samimi bir diğerkâmlığınız. Reklamsa reklam, yazmayı en azından bize borçlusunuz.

Bu yazınız da çok güzeldi. Hindistan'la ilişkim sadık bir Arundhati Roy okuyucusu olmaktan öte geçmiyor ("Aile" hakkında yazdıklarınız da onu doğruluyor misâlen). Okumadıysanız hiç, tavsiye ederim.

Neyse uzattım.

selma sevkli said...

Sanırım benim de ihtiyacım vardı biraz bunları duymaya. Cidden çok zorladım kendimi yazarken bu kez. Temmuz 13 te geldim, 3 ay geçti... Hindistan'da gittiğim falcı bana demişti ki: "tıpkı bir uçurtma gibisin, uygun rüzgarı bulursan çok yükseklere çıkabiliyosun, ama minicik bir iğne de seni yerlere indirebiliyor anında".

Arundhati Roy okumadım, pek iyi bir okuyucu sayılmam, ama alıyorum listeye...

Cesaret veren yorumlarınız için çok teşekkürler...

Düygü said...

Selma,

sen olmak istiyorum :)

selma sevkli said...

Ben senin eline dökeceğim suyun aktığı musluğun yanında bile geçemem bile Duygu'cum!

(Çaktırma ben de sana hastayım)

yucelozel said...

Bende Hindistan ve daha çok Nepal hasretiyle gençliğimden beri tutuşan biriyim,ve genelde bu yolları motorla yapmak istedim.Onun öncesinde ise aslında eğlenceli bir ekiple gidebiliriz kararıyla kişisel olarak araştırmalara başlamışken.geziyorumları.com dan blog sayfanıza ulaştım.

Biraz göz gezdirdiğim kadarıyla derinlemesine bir entellektüel bir dil ve kelime oyunlarıyla zihnimizde kolayca canlandırıverilecek akıcılıkta bir anlatım buldum.Umarım herkes sizin kadar gezi kültürünü misyon edinebilir ve her nerede değilse kendini orada iyi hissedecekmiş gibi klişe bir serzeniş olsada peşinden koşmaya çalışır.

Mutlu geziler dilerim.

Yücel.
yucelozel.blogcu.com
www.myspace.com/ozelyucel

selma sevkli said...

Eyvallah Yucelozel

Güzel şeyler söylemişsin, iltifatlar etmişsin. Bazen basında yayınlayasım geliyor ama "ben"leri çıkaracaksın, genelleyeceksin diyorlar, o zaman da kupkuru oluyor. Herhalde gittiğim yer ve insanlarla aramdaki ilişkiyi çok önemsiyorum, belki de benim için tüm anlamı burda gizli. Onun için de sessiz sedasız kendi kendime, yalnız başıma buracıkta yazıyorum işte...

Kendini okutturuyor ve hissettiriyorsa ne ala...

Motorla gitmek tabi süper olur. Sabırsızım ben, hayal kurup plan yapıp bekleyemıyorum. Basıp gidiyorum. Daha 2 gün önce döndüm mesela, gene kurtlandım şimdi, fıldır fıldır araştırıyorum nereye gitsem, bayramda kaçsam diye :)