Wednesday, October 10, 2007

Şehirler arası Yolculuklar, Gaipten Haberler (3)

Şehirler arası Yolculuklar
Ahmedabad’da göreceklerimizi görüp Mehsana’ya gitmeye karar veriyoruz. Khushbu’nun en sevdiği amcasında birkaç gün kalmak için yola çıkıyoruz. Minibüsle gidersek 1 dolar, taksiyle gidersek 20 dolar ve 1.5 saat sürüyor. Halkımızla kaynaşalım diyerek minibüs dedikleri araca binerken klostrofobik duygular kaplıyor içimi. Normal şartlar altında 6 kişinin oturabileceği bu yere tam 15 kişi istif edilmiş, hava 50 derece ve tabii ki klima yok. Sıcağa dayanmak için günde 6 litre kadar tükettiğim sular da birden dışarı çıkma ihtiyacı hissedince fena halde daralıyorum. Elimi kolumu kıpırdatamadan ilk 20 dakika geçiyor. Bu arada minibüsün kapı görünümlü kapağı açık ve iki kişi de orada tutunarak gidiyor. Herkes canının derdinde, kimsenin takati kalmamış sıcaktan. Biraz alışınca, ortamı şenlendirmek için bir paket lokum çıkarıyorum çantamdan, çifte kavrulmuş. Lokumlar elden ele dolaşıyor, insanların kan şekeri biraz yükselince konuşmaya başlıyorlar. Bir beyazın bu araca binmesi için ya çok fakir ya çok salak olması lazım şeklinde bakışlar atıyorlar üzerime. Türkiye’den gittiğimi söylüyorum ama ne böyle bir ülkeden haberleri var ne de nereli olduğum çok umurlarında. Ben yine de kendi çapımda onları keşfettiğim için mutluyum. İçerideki insanlar, mesleklerine bakıldığında varlıklı olabilecek cinsten aslında: Avukat, bilgisayar mühendisi, tüccar. Ama orta yol yok, ya 1 dolar verecek ya 20. Onu da bütçe kaldırmıyor tabii, tek başına çalışınca evde ve en az 4 çocuğun olunca.

1.5 saatin sonunda Mehsana’ya vardığımızda çok mutluyum. Hava alabilmenin ve tuvalete gidebilmenin kıymetini insan böyle zamanlarda anlıyor. Çok fakir bir mahallenin içinden geçerek, Sunil amcanın evine doğru ilerliyoruz. Khushbu’nun anlattığına bakılırsa oranın en zengin ailelerindenmiş. Bana göre ise Dolapdere’nin en diplerindeyiz. Eve vardığımızda çok sıcak karşılanıyoruz. Khushbu'nun kuzeni bilgisayar mühendisi. Birkaç ay sonra evlenecek ve işini temelli bırakıp kayınvalidesine ve kayınlarına ömür boyu hizmet etmek üzere evlerine taşınacak. Aile herşeyden önemliymiş. Seçiminden de çok mutlu.

Sunil amca da avukat, 50 yaşlarında şirin mi şirin bir insan. Saatlerce konuşuyoruz. Hindistan tarihini anlatıyor, Müslüman-Hindu çatışmalarını, Hinduizmi. Ben sordukça o da anlatmaktan keyif alıyor. Arada bir de o bana soruyor: “Sizde evlenince çalışıyor mu kadınlar? Mecliste kaç kişi var? Kışın sıfır derece olunca ne yapıyorsunuz? Evlerde ısınma için aletler mi var? İşte buna bayılıyorum. Bambaşka kültürlerden, geleneklerden, artı cinsiyetlerden ve yaşlardan insanlar olarak ortak bir dil geliştiriyoruz anında. Müslümanlarla ilgili şundan yakınıyor sadece: “onlar kendi dinlerinin tek doğru olduğuna inandıkları için bizi hor görüyorlar, kafir diyorlar. Halbuki biz diyoruz ki tanrıya ulaşmak için birçok yol vardır ve hepsi doğru olabilir. Çatışma bu yüzden çıkıyor.

Her ne kadar Hintlileri birleştiren ana unsur din değil de milliyet olsa da din konusunda zaman zaman ciddi çatışmalar yaşanabiliyor. Dinin günlük hayata yansımasına baktığınızda bir Hindu ile bir Müslümanı ayırd etmek çok zor. Mehsana'da Müslümanlar Hindular'a göre daha fakirler. Evin yakınındaki bir Müslüman mahallesine girdiğimizde koku ve sıcak epey zorluyor bizi.Arap ülkelerinin aksine burada kimlikler erkekler üzerinden gidiyor. Hangi dinden olursa olsun aynı giyiniyor kadınlar, boyun mutlaka örtülüyor, baş genelde açık ama güneşten korunmak için örtenler de var. Müslüman erkekler beyaz ya da açık renk giyiniyor, sakal bırakıyor bazıları.Mehsana’daki Müslüman mahallesindeki camiye kadınların girmesi yasak. Erkeklerin dikkatini dağıtıyorlarmış. Benzer şekilde Hindu kadınlar için de birçok kısıtlayıcı kural var. Bir yandan motor kullanıyorlar vızır vızır, bir yandan da erkeklerle göz göze gelmemeye çok dikkat ediyorlar, kıyafetler son derece muhafazakar. Böylece dünyadaki Müslümanların sadece %10’unu oluşturan Arapların kültürlerinin ne kadarının dine ne kadarının geleneğe dayandığını bir kez daha sorguluyor insan. Yine çocuklar var her yerde gözlerinin içi gülen. Onlar kurtarıyor insanı analiz ve sorgulamalardan birkaç dakiaklığına da olsa...

Gece o kadar sıcak ki klima bile kesmiyor bunaltımı. Kapının önüne çıkıyorum ve etrafta onlarca kişinin dışarı yataklarını çıkarıp uyuduklarını görüyorum. Siteden dışarı çıkınca manzara daha da vahimleşiyor, yataksız öylece yollarda uyumaya çalışıyor insanlar. Sabahı zor ederek erkenden kalkıyorum. İki genç kız var yine evde her gün gelip temizliyorlar, bulaşık, çamaşır yıkıyorlar. Çamaşır makinesinden daha ucuza geldiği için bu yolu tercih etmelerine ne denebilir ki?

Günlerden Pazar, bir saat uzaklıktaki Mahudi şehrindeki Jain Temple’da mühim bir ayin varmış. Önde amca ve yenge, arkada kızları, Khush ve ben, 70’lerde Türk-Hint ortak yapımı bir neşeli aile filmindeymişçesine güle oynaya gidiyoruz. Tanımlayamayacağım bir güzellik var ortamda, samimiyette ve nedense eski bir zamanda gibi hissediyorum kendimi, 2000’lere ait olamayacak bir şeyler var burada. Mabede geldiğimizde on binden fazla insanla karşılaşıyoruz. Herkes sıraya girmiş, bir şey almaya çalışıyor bankolardan. Burada yalnızca Pazar günleri özel bir tatlı pişirilir ve sadece bu tapınak sınırları içinde yenilirmiş, dışarı çıkarmak yasakmış. Övgülere dayanamayıp o pislik ve sıcak içinde nasıl yapıldığını düşünmemeye çalışarak yiyorum Sukhadi’yi hapur hupur. Helva gibi bir şey ama tadı farklı, dedikleri kadar varmış diyorum. Tatlı faslından sonra içeri giriyoruz. Fotoğraf, video falan yasak tabii. Şaşkınlık içinde içerideki adamın eteklerini öpen insanları, ateş yakanları, dua okuyanları izliyorum. Herkes ayrı bir alemde. Bu sırada bir başka rahip kırmızı bileklikler takıyor herkese. Bir ip ve üzerine sarılmış küçük bir kumaş parçasından meydana gelen bilekliği hemen herkes takıyor Hindistan’da. Yargıtay binasındaki yargıçta da, marketteki kasiyerde de ilkokul öğrencisinde de var. Sağlık ve mutluluk getirdiğine inanılıyor. Bunu bir kere takınca kendi kopana kadar çıkarmak yasak, yoksa kötü şansmış. Muska niyetine alıyorum ben de bir tane, rahipten rica ediyorum birkaç tane de arkadaşlarım için veriyor bana. Çıkışta mabedin önünde kurulmuş meydan pazarındayız. Sanki bir derginin renkli sayfalarının içine ışınlanmış gibiyim. Herkes herşey çok renkli ve hepsi gözleriyle birşeyler anlatıyor...

Dönüş yolunda bir çiftlikte durup, çiftçilerle konuşuyoruz. Öyle kendi hallerinde, öyle huzurlu ve mütevazı insanlar ki… İneklerini okşarken konuşuyorlar onlarla, birlikte poz veriyorlar. Ve yine orada da rengarenk kıyafetleriyle yapıyorlar bütün işleri.

Gaipten Haberler

Evliliklerin hala yoğun olarak görücü usulü yapıldığı Hindistan’da, fallar ve hatrı sayılır büyüklerin görüşleri çok önemli. Yaygın uygulamalardan bir tanesi, gelinin ve damadının doğum haritalarının çıkarılıp karşılaştırılması. Çift her konuda anlaşsa bile doğum haritaları denen falda bir uyumsuzluk görülürse, aile evliliği onaylamayabiliyor. Bir yandan avukatlık yapıp, bir yandan hukuk fakültesinde öğretim üyeliği yapan Sunil Amca da fal işini çok ciddiye alanlardan. Avucuma bakıp hayat çizgim olmadığını görünce, beni pek meşhur bir falcıya götürmeyi teklif ediyor. Ben de tabii bu fırsatı kaçırmıyorum ve sokaklarında keçiler koşan bir mahallede ismini hatırlayamadığım falcının evini bulmak için yola çıkıyoruz.

İronik bir şekilde elinin yarısı yok falcının. Önce elimi alıp uzun uzun inceledi, 10 dakika kadar hiçbirşey söylemedi. Sonra Khushbu’ya Gujuratice bir şeyler anlattı, o da çevirdi. Bir kısmı doğru çıkan ama gelecekle ilgili bir kısmında kültürel farklılıkları gözetmeden yaptığı tahminlerin gerçekleşmesi zor. 4 kızım 2 oğlum nasıl olur ki? Bu arada öğreniyoruz ki Hindistan’ın halihazırdaki en önemli sosyal problemlerinden biri, kadınların erkek çocuk doğurma konusunu saplantı haline getirmiş olması. Bu yüzden bu sıralar her gün gazetelerde kız bebeklerini öldüren ya da çöpe bırakan annelerin haberleri var. Bir yandan hayvanları yemeyecek kadar insaflı olan insanların diğer yandan cinsiyetinden dolayı kendi çocuğunu öldürebilmesi anlaşılması zor bir ikilem.

Ahmedabad’a dönüşümüzde musonla karşılaşıyoruz. Öyle birdenbire başlayan bir yağmur ki bu, insanı çok fena hazırlıksız yakalayıveriyor. Hava günlük güneşlikken bir anda yukarıdan kovalarla su boşaltmaya başlıyorlar sanki. Herkes kaçacak delik arıyor, trafik kitleniyor, insan neye uğradığını şaşırıyor resmen. Olup biteni takip etmeye çalışırken zar zor bir rikşaya atıyoruz kendimizi ve o sırada çırılçıplak sokaklarda koşan insanları görüyorum. Çoluk çocuk hep beraber yağmura ellerini açmış koşuyorlar. Khushbu muhtemelen aylardır yıkanmadıklarını söylüyor, sevinçleri bu yüzden… Bu anları fotoğraflamak konusunda tereddüt ediyorum, istemiyorum. Kendime dışarıdan bakınca gördüğüm o batılı fotoğraf makineli avcı modeli hiç hoşuma gitmiyor. Hem bazı anları yaşamak gerekiyor hissedebilmek için. Hindistan da fena halde hissedilesi bir yer, ne kadar anlatsam, göstersem yavan kalacak biliyorum.

İlginçtir, hiç huyum olmadığı halde burada alışverişe veriyorum kendimi. Kıyafetlerin özgünlüğünden ve sadeliğinden mi yoksa renklerin canlılığından mı bilmem dayanamıyorum, her gördüğümü almak istiyorum. Üstüne bir de fiyatlar Türkiye’dekinin onda biri gibi bir şey olunca dayanamıyorum. Bazılarını günlük hayatta giymek çok abes kaçacağı halde dolduruyorum. Birkaç tane de diktiriyorum, hem kendime hem arkadaşlarıma…

Özentilik ve batılılaşma dertleri burada da mevcut. Gittiğimiz restoranlarda et ve alkol olmamasına rağmen menülerinde varmışçasına yemek ve içki isimleri var. Alkolsüz bloddy marry de var vejeterjan şiş kebap da. McDonald’s bile vejeterjan Ahmedabad’da. Et içeren yemeklere “non-veg” deniyor. Hepsi birbirinden güzel, sebzeleri çok hafif pişiriyorlar, meyve püreleri var yanlarında. Buradaki gibi inanılmaz baharatlı yemekler değil hepsi. Her zevke göre var ama bilen biriyle gitmek lazım insan tek başına anlayamıyor muhtevayı.

Bir Sonraki Yazı: Delhi, Taj Mahal

2 comments:

mz said...

Bloguna 15 dakika kadar once dustum ve cok mutlu oldum. Hindistan gidilecek yerler listemde ilk ucte duruyor ve birkac sene icinde basarabilmeyi umuyorum. Dilerim senin Hindistan gunlerin de cok guzel geciyordur. Simdi blogunu okumaya devam etmeliyim. :)

selma sevkli said...

mümkünse yaz aylarında gitmeyin, gerçekten çok çileli oluyor. Ben çok kalmadım, 3 hafta, döndüm şimdi...