Wednesday, October 10, 2007

Delhi, Taj Mahal, Dönüş (4)


Delhi

İki haftayı Gujarat’ın çeşitli minik şehirlerinde ilginç deneyimlerle tamamladıktan sonra yine bir Spicejet uçağındayız. Delhi, Ahmedabad’dan bir saat uzaklıkta. Hava pek de farklı değil. Taksiciler yolcuları sürekli kazıkladıkları için pre-paid sistemi geliştirilmiş. Yani daha havaalanındayken adresi söylüyorsun ona göre ücret belirleniyor, direk ödüyorsun. Gayet de hesaplı 30 kilometreyi 10dolara gidiyoruz. Khushbu’nun Şili’den arkadaşı Sandra’nın evine gidiyoruz. Gurgaon isimli bir şehirde yaşıyor, Delhi’den 45 kilometre kadar uzakta. Burası bir expat community ye dönüşmüş. Fransız ve Almanlar’ın çoğunlukta olduğu şehirde onlarca alışveriş merkezi ve telekomünikasyon şirketi var. Kendi ülkelerinde iş bulamayan Almanlar ve Fransızlar (biraz da İngiliz) burada aylık 400 euro maaşla işe giriyorlar. Kiraları ve yol masrafları da işyeri tarafından ödeniyor. Bu parayla son derece rahat bir hayat sürüyorlar. Bu tersine göç öylesine yoğunlaşmış ki son zamanlarda da Hindistan artık Fransızlara vize vermeyi durdurmış. Sandra’nın ev arkadaşı Sevinç de bu yüzden Türk pasaportuyla başvurmuş vize için. Sevinç doğma büyüme Fransalı bir Türk. Diğer ev arkadaşları Selma ise Almanya’dan başka bir Türk. Onlarla Hindistan’da karşılaşmak ve aksanlı Türkçe konuşmak da pek ilginç.

Kızlar burada yaşamayı maddi açıdan çok rahat oldukları için seviyorlar sadece. Hintlilerle mümkün olduğunca muhatap olmamaya çalışıyorlar. Her defasında fazla para almaya çalıştıklarından dert yanıyorlar. Taksilerde taksimetre olmadığı için şoför kafasına göre bir miktar belirleyebiliyor. Onlar da kafalarına göre bir şey veriyorlar ve büyük kavgalar çıkıyor. İki taraf da birbirini kaçılması ya da yolunması gereken varlıklar olarak görmeye başlıyor.

Ahmedabad’daki motorlu rikşalara ek olarak burada bisiklet rikşalar var. Önde bisikleti süren bir genç arkada da iki yolcu ve alışverişleri oluyor. Ortalama 150 kilo çekiyorlar güneşin altında. Alışveriş merkezinden kaldığımız ev 20 dakika sürüyor ve kızlar 1.5 değil de 1 dolar vermek için 10 dakika pazarlık ediyorlar. 50 derece güneşin altında 20 dakika 150 kilo çeken adamcık terden sırılsıklam oluyor. Ama yazık çok yoruldu 2 dolar fazla vereyim dersen de, 5 dolar daha isteyebiliyor. Garip bir denge var aralarında, iki taraf da vahşileşmiş iyice.

Bizim vardığımız günün akşamında Khushbu’nun Türkiye’den başka bir arkadaşı geliyor: Benan. Ertesi sabah üçümüz Delhi’ye gitmek için yola çıkıyoruz. Bu kez taksiye binmeyelim otobüsle gidelim herkes gibi diyoruz, orta sınıf denen kavramın burada olmadığını unutarak. 45 kilometre 3.5 saat sürüyor. Günün yarısını yolda harcıyoruz. Sıcaktan ve pis kokudan iyice sinirlerimiz bozuluyor. Ertesi gün Taj Mahal’e gidelim bari diyip bilet almak için tren garına gidiyoruz. Delhi eski tren garında karşılaştığımız manzara dehşet verici. Öbekler halinde uçan sinekler var insanların etrafında. Koku öyle dayanılmaz ki 2-3 kere dışarı çıkıp tekrar içeri girmek zorunda kalıyorum. Çocuklar çuvallara başlarını yaslamış uyuyor. Muhtemelen günlerdir orada bekleyen, fakirlikten ve pislikten kırılan yüzlerce insan. Bir de bekçi var sırada düzgün durmayanları sopayla hizaya getiriyor, hafiften okşayarak. Dünyanın gerçekliği böyle bir şey işte…

Meğer yanlış gara gelmişiz, 1.5 saat o koku ve yakın temas kuyrukta (haremlik selamlık kuyruk) bekledikten sonra elimiz boş geri dönüyoruz. Otobüs de direk yokmuş Agra’ya, bütün gün bu bilet alamama işiyle geçiyor ve akşam trafiğinde, bir rikşayla dönüyoruz eve. Ertesi gün, bir arkadaşımdan numarasını aldığım, Delhi’de yaşayan Türkler’den biri, Ahmet Bey gezdiriyor bizi. Bahai Temple, Qutab Minar’a, İngiliz özentisi bakanlık binalarına falan gidiyoruz. Bunlardan birinde bir abi yanımıza gelip birlikte fotoğraf çekilelim mi diyor, "Allah Allah, niye acaba" diyemeden ailesinin yanıan götürüveriyor bizi. O çekince dur diyorum ben de istiyorum o zaman. Meğer böyle bir adet varmış. Yabancılarla fotoğraf çekilme...Benim en çok hoşuma giden yer Jama Mescid oluyor. Hem içinde bulunduğu Müslüman mahallesinde süper kuzu tandır yapan Karim’s var, hem de daha önce açık hava camisi görmemiştim hiç. Hafif bir Arap havası esiyor mahallede. Kocaman kazanlarda tatlılar pişiriliyor sokak ortasında.İlginç tesadüfler sonucu her ülkede bir şekilde karşıma çıkmayı beceren Ebru Gündeş, bu kez de bir dergi kapağında…

Jama Mescid’de insanlar rengarenk. Hem ibadet, hem hoş beş mekanı olmuş. Piknik yapanlar bile var. Giriş kapılarının renkleri güneşin konumuna göre farklı renkler alıyor. Müthiş huzurlu bir yer, Mescid-i Aksa’dan sonra en güzeli belki de…Girdiğimiz mabedlerden birinin bahçesinde şu iki sembole rastlıyoruz. Mğer ikisi de Hinduizme ait sembollermiş.


Taj Mahal

Taj Mahal’i görmek konusunda pek istekli değilim, hem uzak hem pahalı hem de bir bina alt tarafı diyorum. Ama gelmişken de görmek lazım kalıbıyla mecburen bir seyahat acentasıyla anlaşıyoruz. Sabah 8’de burada olun, akşam da 10’da döneceğiz diyorlar. 6’da çıkıyoruz evden trafiğe yakalanmamak için. 6.45’te kapının önündeyiz, kimseler yok, oturacak yer yok. 7.30’da acentanın sahibi geliyor, çayla bizi oyalıyor 8.30’a kadar. 9’da geliyor otobüs. Delhi havaalanındaki Necla Nazır Tarık akan otobüsünden bu da. İçeride bizden başka yabancı yok. Garip bir yerli turist profili. Sanki gezmeye değil de toplama kampına götürülüyoruz gibi. Kimseden ses çıkmıyor, yorgun bitkin görünüyor hepsi. Rehber de Hindi konuşuyor, saatlerce anlatıyor, ben pardon İngilizce anlatmayacak mısınız deyince de mühim bir şey değildi diyip geçiştiriyor. 3 saatin sonunda ilk molamızı veriyoruz. Pisliğin son haddinde bir yol lokantası, orada sandalyeye otursan Hepatit kaparsın o derece pis. Bizim yolcular önemsemeden yiyor her şeyi. Biz de ekmek alıyoruz, kuru ekmek yiyoruz Benan’la. Herhalde 1 saate varırız derken 2 saat daha sürüyor yol. Toplam 204 kilometrelik yolu 5.5 saatte tamamlamak üzereyken rehber geliyor yanımıza. “Biz şimdi birkaç Hindu mabedine gideceğiz, siz beğenmezsiniz, direk Taj Mahal’e göndereyim ben sizi” diyerek uyku mahmuru olan bizleri kandırıveriyor, kendimizi yol ortasında buluveriyoruz. Kendisinden daha üçkağıtçı görünen taksici arkadaşı bizi Taj Mahal’e götürüyor, kapısında indirirken “Saat şimdi 2.30, 5 te burada olun diyor” Apar topar, ne yaptığımızı bilmez halde bahçe kapısına giriyoruz ve işte o anda senenin ilk musonu düşüyor Agra’ya, müze giriş kapısına gelemeden sırılsıklam oluyoruz. Kapıya geldiğimizde giriş çıkışlar durduruluyor, yerlerde 30 cm su var, herkes bir yere sığınmaya çalışıyor. 20 dakika kadar bekledikten sonra Hintlilere 20 kuruş yabancılara 25 YTL gibi bir fiyattan satılan biletlerimizi alıp paçalarımızı dizlere kadar sıvayıp geçiyoruz kapıdan. Görevli çantamdaki ipod ve çipsleri görünce bunları çantandan çıkarma içeride diyor. Tamam diyorum. Hemen arkamdan gelen Benan’ın çantasında da aynı malzemeleri görünce “bunlarla giremezsin, git emanete bırak” diye tutturuyor. “Ama ablacım bana izin verdin, ona neden vermiyorsun, bak o benim arkadaşım” falan diyorum ama kar etmiyor. Çaresiz Benan, o yağmur altında geri dönüp, tekrar kuyruğa dönmek üzere emanetçiye gidiyor. Girişin yan tarafındaki bir çatı altına sığınarak Benan’ı beklemeye başlıyorum. 10 dakika, 15 dakika bekliyorum, gelmiyor. O sırada gördüğüm şu sevimli, güzellik abidesi bebeğin fotoğraflarını çekmeye başlıyorum. 10 dakika daha geçiyor, Benan gelmiyor. Sırtımda hem onun çantası, hem kendiminki, fotoğraf makinemi neye saracağımı şaşırmış vaziyette, sandaletlerimi de çıkararak koşmaya başlıyorum sağanak yağış altında. Bir binadan diğerine survival tek amacım bir de Benan’ı bulmak. Bulamıyorum, fotoğraf çekmek istiyorum, çantaları koyamıyorum, herkes canının derdinde kimseden rica edemiyorum. Çekebildiğim en iyi fotoğraf şu oluyor.

Yine koşarak ve artık kesinlikle zatüre olacak kadar ıslanmış şekilde arabaya geri dönüyorum. Benan gelmiş, saat 5.30 olmuş. Taksiciye hemen bizi üst baş alacak bir yere götürüyoruz. Tabii ki kazıkçı, turistik bir kuyumcuya götürüyor bizi ve ben aksırıp tıksırırken herif bana akik taşı satmaya çalışıyor. Dünyanın parasını verip birer Taj Mahal tişörtü ve filli birer pantolon alıp çıkıyoruz dükkandan. Bir lokantada 12 saat sonunda yediğimiz her şeyin tadı mükemmel. 6.30’da otobüse dönüyoruz ve görüyoruz ki grup arkadaşlarımız henüz dönmemişler. Bu arada hava açıyor, biz işportacılardan kurtulmaya çalışırken onlar muhtemelen süper dakikalar geçiriyorlardır Taj Mahal’de diyoruz. Derken çıkageliyorlar, hepsi çok neşeli, süper fotoğraflar çekmişler ve kupkurular. Halimize gülüyoruz yola çıkarken. Dönüş yolu bir türlü bitmek bilmiyor. İki kasabada durup birkaç mabed geziyoruz. Rehber nedense siz çıkmayın size göre değil diyerek engellemeye çalışıyor bizi ama çıkıyoruz. Bir kasabada bulduğumuz en iyi tuvaletin içinde timsah büyüklüğünde kertenkeleler var, bütün duvarlarda geziyorlar. Burası nasıl böyle pis, neden temizlenmiyor bu insanlar akıl sır erdiremiyoruz…Yollarda inekler ve domuzlar yürüyor, hava karanlık, ışık yok, hangi köydeyiz, kasabadayız bilmiyoruz. Rehber zaten bize gıcık, bırakıp gitse kalırız burada. Gruptan ayrı, mabede vardığımızda yine Benan’ı emanetçiye gönderiyorlar. Onu beklerken yan tarafta kendi kendilerine çalıp söyleyen avluya sığınmış yüz kadar insan görüyorum. Şu hayatta her şeyi yaşayarak denemek lazım diyen ben, onların içlerinde yaşadığı pisliği görünce bu durumu anlamaktan vazgeçiyorum. Benan’la aynı Taj Mahal tişörtlerini giydiğimizden mi yoksa hakkaten ihtiyar göründüğümden mi bilinmez, iki kez annesi olup olmadığımı soruyorlar. Ayakkabılarımı çıkarıp leş gibi vıcık vıcık yerlerde yürüyoruz mabede doğru. Yine beklediğimi- ne ben de bilmiyorum- bulamadan çıkıyoruz. Önümüzde birkaç maymun, koşarak dönüyoruz otobüse. Saatlerce devam ediyor yolculuk, bitmek bilmiyor. Sabah bizi getiren taksiciyi arayıp geç kalacağımızı, ne olur bizi beklemesini, iki katı para vereceğimi söylüyorum. Planlanandan yaklaşık 4 saat sonra varıyoruz Delhi’ye. Üstüne 1 saat de ev sürüyor. Khushbu meraktan çıldırmış vaziyette karşılıyor bizi ama salak ve avanağa benzeyen kostümlerimizi görünce de dayanamayıp patlatıyor kahkahayı. Toplam 22 saat süren bu maceranın sonunda 10 saat kadar uyuyoruz. Uyandığımızda benim için dönüş vakti gelmiş. Sandra’yı da alıp hep beraber güzel bir yemek yiyoruz. Bukhara isimli bu restoran, Asya kıtasının en iyi lokantası seçilmiş. Putin Hindistan’a geldiğinde günde üç öğün burada yermiş, Clinton sırf burada yemek için Hindistan’a gelirmiş falan diyince merak edip gidiyoruz kalan son paramızla. Mühim bir numarası yok aslında, İstiklal’deki Otantik gibi bir dekorasyon yapmışlar, yemekleri de Adana’daki Hasan Usta’yı tutmaz.

Tayfa beni havaalanına götürüp bırakıyor. Yine Moskova üzerinden, bu kez daha az beklemeli bir yolculukla dönüyorum İstanbul’a. Yakın zamanda tekrar Hindistan’a gidip, keşfedemediğim sırları kurcalamak, mabedlerin gizini öğrenmek, daha değişik bölgelerini görmek için planlar yapıyorum. Her dönüş, bir sonraki gidişi tetikliyor, hiçbiri yetmiyor…

Bu maceranın sonu…

4 comments:

ssbb said...

1.yazılarınızı ve fotoğraflarınızı çok beğendim, tebrikler. makineniz nedir merak ettim.
2.hindistan için airarabia daha ucuz fiyatlara uçuyor.
3.falcıda üçkağıtçı tipi var, inanmamakta haklısınız.

selamlar

bora

selma sevkli said...

Makinem Nikon Coolpix 7900'dü. (Şimdi değiştirdim)

Air Arabia yı döndükten sonra keşfettim, Kathmandu yollarında denemek istiyorum kendisini :)

Birdysevda said...

Fotoğraflar ve yazım tarzını çok sevdim.Severek ve yutarak okuduğum birkaç seyyahtan biri oldun gönlümde...Nice farklı kültürlerle haşır neşir olman dileklerimle..

Bulut İpek said...

Ben de şu anda Hindistan'da geziyorum, siz Hindistan gezinizi benden yıllar önce yapmış olmanıza rağmen fark ettim ki yaşadığımız deneyimler birbirine çok benziyor. Hindistan kolay kolay değişmiyor.