Tuesday, June 05, 2007

Doğum-Ölüm-Zaman

Bugün 5 Haziran 2007.

İnsanlık için bir başka yüzkarası olan bu günden 284 sene önce kapitalizmin kurucularından Adam Smith İskoçya’da dünyaya gelmiş.

Yetmemiş, 160 sene sonra 1883′te yine aynı gün Smith’in yarım bıraktığı işi tamamlamak (ya da kurtarmak) için bir de John Maynard Keynes doğmuş İngiltere’de.

Üzerinden bir 84 sene daha geçmiş, bir türlü bitemeyen Arap- İsrail savaşı başlamış ve İsrail topraklarını 4 katına çıkarmış.

Yine aynı gün 1981′de ise Los Angeles’ta sonradan adı sonradan koyulacak o menem hastalık - AIDS - keşfedilmiş.

Birşey daha olmuş 5 Haziran 1981′de:

Almanya’da Alamancı olamamış bir çiftin ilk çocukları, Duisburg Devlet Hastanesi’nde, ağlamadan zırlamadan sessiz sedasız dünyaya gelmiş.

Pek birşey hatırlamadığı bu ülkeden Türkiye’ye 1985′teki ‘temelli dönüşü’nden ilk hatırladıkları da Sefaköy ve sefalet olmuş.

Akmayan sularla, kesilen elektriklerle tanışması bu yıllara rastlamış. Hep babasının dönüşünü beklemiş Alamanya’dan.

Babası da dönüp dönüp geri gitmiş, ondan geriye kalan aklını nasıl kullanması gerektiğini öğrendiği Ravensburger oyunları olmuş sadece.

Sonra gerçekten dönmüş bir gün babası, Tekirdağ’a taşınmışlar.

İlkokula başladığı Tekirdağ, onun için hep güzel anılarla dolu bir sahil kasabası olmuş.

Etrafta yapacak fazla birşey olmadığından mı yoksa gerçekten öğrenmeyi sevdiğinden mi bilinmez, hep aşık olmuş okula.

Herkes okulu kırmak için binbir bahane uydururken, o hep koşa koşa gitmiş. Şiirler okumuş, bando çalmış, sınıf başkanı olmuş, sevmiş sevilmiş…

Gözlüklü ve büyümüş de küçülmüş tribinde olduğundan “profesör” lakabına layık görülmüş. “Büyüyünce ne olmak istiyorsun” sorusuna da “profesör olucam, beyin cerrahı olucam, insanları kurtarıcam” demiş.

5. sınıfa geldiğinde bir “Anadolu Lisesi” muhabbeti çıkmış piyasaya.

Neden oraya gitmesi gerektiğini anlamamış ama gene de dersaneye gitmiş, sınava girmiş ve kazanmış anadolu lisesini ne beklediğini bilmeden.

“Günde 4 saat çalışacaksın” demişler.

İngilizce öğrenilecekmiş…

“Etrafta bir tane İngiliz yok, yazın Fethiye’ye gidince turistlerle muhabbet etmek için mi bu çile” diyerek açıklama istemiş ama “çok önemli lazım lazım” deyip geçiştirilince öğrenmemiş.

Hazırlık finalinde kahvaltıda ne yediği sorulduğunda “butter” yerine “butterfly” deyince jüriyi epey güldürüp zar zor geçmiş sınavı.

Hazırlıktan sonra sıkılmış okuldan.

Nerede ne için kullanılacağı belli olmayan bir sürü bilgi ve milyonlarca gereksiz yorum yüklemeye çalışmışlar kafasına.

İçten içe karşı çıksa da, öğretmen, devlet, okul kutsaldır vardır bir bildikleri deyip kurcalamamış, sınavları vermiş, sınıfları geçmiş, diplomaları almış.

Derken ortaokul bitmiş.

Baba bu kez de Adapazarı’na gitmiş.

İş ya kutsal ya herşeyden önemli ya gene sesini çıkarmamış.

Sonra onlar da gitmişler babanın peşinden.

Sevmemiş Adapazarı’nı önce.

Ne denizi varmış ne de hiç tanımadığı bu insanlar Tekirdağlılar gibi şen şakrakmış.

Sakarya Anadolu Lisesi’ne adım attığı ilk gün, okul müdürü “Kesin sesinizi lan, SIĞIRLAR” diye bağırınca doğru bir yerde olmadığını anlamış ama yine mecburen sineye çekmiş.

Ergenliğinin en neşeli günlerini bu yeni insanlara uyum sağlamaya çalışırken, Pınar’ı bulmuş.

“Metalci” dünyaya ilk adım atışıyla birlikte, içindeki sessiz sistem karşıtlığını aynı düşünüp hissettiği insanlarla paylaşabilmeye başlamış.

Sonra Türkay gelmiş, Emel gelmiş, Ceren gelmiş.

Hepsini çok sevmiş.

Çarşambaları okuldan kaçıp İzmit’e hatta bir keresinde İstanbul’a Akmar’a bile gitmişler.

Küçücük dünyalarından, büyük dünyaya her kaçış, özgürlüğün ne güzel birşey olduğunu hissettirmiş onlara.

Bu kocaman sevimli köyde yalnızca bir sinema ve tek film gösterildiği için sürekli İzmit’e gider olmuşlar film seyretmeye.

“Şeytanın Avukatı”, “Fight Club”, “The Sphere” gibi filmler yeni ufuklar açmış hayatlarında.

Bir filmleri, bir müzik bir de birbirleri varmış hayatta birşeyler öğrenebilecekleri.

Okul, baskı ortamı ve buluşma mekanı olmanın ötesinde fazla bir işleve sahip değilmiş.

Derken Lise 3 olmuşlar…

Bakmışlar ki buradan kurtulup daha çok film seyretmenin ve daha çok öğrenebilmenin tek yolu “büyük şehir”e gitmek.

Topluca dersaneye yazılıp gece gündüz test çözer olmuşlar.

Grup halinde ders çalışıp sabahların 5′lerinde annelerinin arabalarını kaçırıp Adapazarı sokaklarında hız yapmışlar. Çok çılgınlarmış, çok özgürlermiş.

Sonra ÖSS gelmiş.

Anadolu Lisesi sınavında olduğu gibi ÖSS’de sınav soruları çalınıp iptal edilmiş.

Bu sınavı kazanamazlarsa Adapazarı’nda bir sene daha kalmaları kabusunun dünyanın sonunun geleceğinin yaklaştığına dair bir işaret olduğuna kanaat getirip yemeyip içmeyip çalışmışlar.

Ve sonunda 6 Haziran’da girmişler sınava…

Sınavın hemen ertesinde hayatının en büyük hayalini gerçekleştirmek üzere Amerika’ya gitmiş.

İlk defa uçağa biniyor olmanın, ilk defa yalnız uzun bir seyahate çıkmanın, ilk defa yurtdışına çıkıyor olmanın heyecanıyla olsa gerek New York’a indiğinde etrafına attığı ilk bakıştan sonra epey bir küfretmiş sebebini bilmeden.

Sonra Arizona’ya gitmiş, sonra California’ya. Arkadaşlarından çok uzakta, yaşadığı tüm heyecanları biriktirmiş dönüşte anlatmak için.

Bir gece Ceren’le internette konuşurken bağlantı kopmuş…

Sadece Ceren değil Adapazarı’ndaki herkes düşmüş.

Tarih 17 Ağustos 1999′muş…

Birkaç dakika sonra deprem haberini almış.

Panik halinde televizyondan ve internetten bilgi almaya çalışmış ama sadece Türkiye’de büyük bir deprem olduğunu söylüyormuş haberler.

Hayatının en heyecanlı deneyimi bir anda kabusa dönüşmüş…

Phoenix’te, Adapazarı’ndan tam 11.120 km uzakta başını ellerinin arasına alıp, kimlerin ölüp kimlerin yaşadığını düşünmeye, ailesinin, arkadaşlarının kimbilir ne durumda olduğunu hayal etmeye çalışmış…

Aradan saatler geçmiş…

Merkezlerden birinin Adapazarı olduğunu ve depremin şiddetini öğrendiğinde daha da dehşete kapılmış.

Adapazarı değil, İstanbul ve Ankara’daki akrabalarına da ulaşamıyormuş telefonla…

İlk haberi 28 saat sonra alabilmiş: Ailesi evden çıkabilmiş ve İstanbul’dalarmış…

Biraz rahatlamış olsa da, hala hayatta tanıdığı insanların çoğunun durumu hakkında birşey bilmemesi fena halde canını sıkıyormuş.

Sonra ikinci haberi almış: Agah ve Kubilay ölmüşler…

Çok yakın arkadaşları olmasa da, aynı okuldan her gün görüp selamlaştığı iki kişinin öldüğü gerçeğini bu kadar uzaktan, depremin sadece CNN’de birkaç dakikayla yansıtıldığı bir zevk-ü sefa memleketinden, kabullenmek kolay olmamış…

Biletini değiştirememiş, yer bulamamış, kabus gibi geçen 4 günün ardından, dönüşe geçmiş…

Uçakta o kadar üzgün ve endişeliymiş ki “şu uçak düşse de ben arkadaşlarımın öldüğü gerçeğini öğrenmeden kavuşuversem onlara” demekten alamamış kendini.

Biliyormuş, bir tanesinin öldüğünü hissediyormuş. Ceren müstakil eski bir evde oturduğundan, en çok ondan korkuyormuş.

24 saat süren bir yolculuk sonrası ölemeden gelmiş İstanbul’a ve annesinin kan çanağına dönmüş gözleriyle karşılaşmış.

Kendisinden birşey sakladığını düşünerek kızmaya bağırmaya başlamış “kim kim hangisi” diye.

“Bilmiyorum” demiş annesi, “bizi gelip aldılar o gece Adapazarı’ndan ve bir daha kimseden haber alamadık”.

Hemen yola çıkmışlar.

22 Ağustos günü Adapazarı’na ilk girişlerinde şehir hala “ölü” kokuyormuş.

Herkesin maskelerle dolaştığı yerle bir olmuş şehri tanıyamamış.

Gözyaşlarını yutarak Ceren’e koşmuş ve köpeğini görünce sokakta çok sevinmiş. Ev sağlammış, Ceren de İzmir’e gitmiş.

Sonra Emel’e gitmişler…

Haberler Emeller’in mahallenin sağlam olduğunu söylese de bir bakmak istemiş.

Yıkık binaların önüne geldiğinde, hangisinin Emel’in evi olduğunu hatırlayamamış.

Tek bildiği 3 bina olduğu ve altında bakkal olanda Emel’in yaşadığıymış.

Binalar öyle yıkılıp üste üste geçmiş ki anlayamamış ne olduğunu.

Yol ortasında sandalyede oturmuş kendi kendine konuşan bir adama, altında bakkal olan binanın yerini sormuş.

“Ortadakindeydi” demiş adam “Ama artık yok”

Hiç bozuntuya vermemiş, “peki Emel vardı nereye gitti onlar, ablası Canel babası Ali Öğretmen, Karasu’ya falan mı gittiler?”

Adam boş boş bakıp gülmüş…

“Hepsi öldü, aslında 3 gün sesleri geldi enkazdan ama çıkardığımızda ölmüşlerdi, hatta küçük olan mıydı senin arkadaşın? Bağırsakları dışarı çıkmıştı”

“Ne, ne diyorsun sen?”

Daha fazla birşey söyleyemeden annesi ve babası alıp arabaya götürmüşler.

Yığılıp kalmış arka koltuğa, ağlamaya bağırmaya başlamış…

“Bir alıştırma evresi olsaydı…
cenazeye gitseydim…
o gece orada olmasaydı…
belki de değildir ha, gidip bir daha soralım…
bilmiyodur o adam…
kötü adam!
evet yalan söylüyor kesin!”

Sonra ağlamaya başlamış…

sonra uyumuş…

sonra uyanmış…

ağlamış…

uyumuş…

uyanmış…

Rüyasında emel’in evine gitmiş.

“Ben ölmedim ki o gece evde değildim” demiş Emel.

Sonra uyanmış, aynaya bakmış, baktığı için utanıp yine ağlamaya başlamış…

Yemek yediği için suçluluk hissedip yine ağlamaya başlamış.

Uyuşturulmuş ve yarı ölü yarı diri geçen birkaç günün ardından İzmir’e Ceren’in yanına gitmiş.

Paylaşmak iyi gelmiş ama yine de o gün orada bulunmadığı için müthiş bir suçluluk duymuş.

Atlayıp Adapazarı’na gitmişler, sonra yaşayanlardan birkaç kişiyi bulup çalışmaya başlamışlar… İlaç dağıtmışlar, form doldurmuşlar, bir işe yarayıp ucundan tutmak için ne gerekiyorsa yapmışlar.

Sonra diğer ölenlerin haberlerini almışlar.

Sadece onların lisesinden 60 kişi ölmüş.

Ayrılmak için can attıkları o küçük sıkıcı şehir, bir anda ayrılamayacakları bir memlekete dönüşmüş.

ÖSS sonuçları gelmiş.

Emel ve Pınar ODTÜ Psikoloji’yi o da Hacettepe Psikoloji’yi kazanmış.

Aylarca birlikte hayal kurup ter döktükleri sınavın ve emeğin sonucunu göremeden göçüp gitmiş işte.

Pınar’la Ankara’ya gittiklerinde birşeyler hep eksik kalacakmış.

Ankara’da ilk sene depresyonda geçmiş.

En eğlenceli en özgür geçeceğini zannettiği ilk sene, geçmişe saplantılı ve karanlık bir asosyallik ve takıp takıştırıp derse gelen sınıf arkadaşlarına karşı olumsuz duygularla geçmiş.

Depresyondan çıkışı kolay olmamış ama atlattığında da artık epey bir kabullenmiş hayatı ve ölümü.

Yıllarca uğraşıp elde edilen, bağlanılan heşeyin bir anda gidebilecek olmasını kabullenmek ve hayatını buna göre düzenlemek zor bir süreç olmuş.

Ama sonunda öğrenmiş hiçbirşeye ve hiçkimseye çok bağlanmaması gerektiğini.

Ve onun depremde yaşadıklarıyla, dünyanın her yerinde bir sürü insanın sürekli mücadele ettiğini.

Onun tanımadığı, bilmediği, görmediği rengi, dili, dini başka bir sürü insanın bir sürü acıyla mücadele ettiğinin farkına varmış.

İkinci sınıfa doğru kendine gelmiş ve takıp takıştırmayan birkaç güzel insan bulmuş.

Acı tatlı birkaç sene geçirmişler birlikte.

2001′de Güney Afrika’ya gitmiş bir aylığına, “kuzenler sağolsun, sömürgecilik kahrolsun”diyerek dönmüş Cape Town’dan.

Adapazarı’ndan daha az sıkıcı olmayan Ankara’da sene 2002 olduğunda artık son sınıf olmuş ve çok sıkılmış.

İlk dönem 25 kredi alarak okulu bir dönem erken bitirmiş.

Saygınlığını kazanmamış olsa da bir psikologmuş artık.

Mezun olduğu gece, “Artık yeter, okuduk ve baydık yeterince hadi biraz macera yaşayalım” diyerek eşyalarını toplayıp kuzenlerinin yanına gitmiş Washington D.C.’ye.

2 ay içinde Arizona’ya taşınan kuzenlerinin arkasından epey ağlamış.

Ne parası ne tanıdığı varmış koca şehirde.

Hazırlıktayken öğrenmediği İngilizce için hayıflanmaya başlamış önce ama sonra birkaç ay içinde kıvırmış bu işi.

Okuldan ilanlarla kalacak bir yer bulmuş, Bosnalı bir ailenin yanına taşınmış geçici olarak.

Bir de okulun kitapçısında işe başlayınca kendini geçindirebiliyor olmanın keyfine varmış.

Sonra Faslı ve El Salvadorlu ev arkadaşları bulmuş.

Ardından Hintliler ve Filipinliler gelmiş.

Okul ve iş düzeni her dönem değiştiği için sürekli taşınmak zorunda kalmış.

Bir sürü milletten bir sürü insan tanımış.

Bazıları ile ömürlük dostluklar kurmuş, bazılarıyla kavga ederek ayrılmış.

1.5 sene boyunca hem çalışmış hem gezmıiş.

Meksika’ya, Kanada’ya Jamaika’ya, Birleşik Arap Emirlikleri’ne ve Amerika’nın çeşit türlü eylatine gitmiş, karış karış gezmiş.

Gezdikçe gördükçe tanıdıkça fikirleri değişmiş, duyguları değişmiş…

En baştan herşeyi sorgulamaya başlamış…

Bir yandan Yunan lokantalarında aşağılanan 3. sınıf illegal bir Türk garsonken…

Bir yandan Amerikan diplomatlarının çocuklarına dadılık yapan sevimli doğulu psikologmuş.

Farklı rollere ve pozisyonlara aynı anda sahip olmayı zaten hep çok sevmiş.

Okulu bitirmiş, çalışma izni almış ve DC’nin en iyi özel eğitim okulunda işe başlamış.

Biraz öğretmenlik, biraz psikologluk, biraz hemşirelik yaptığı bu okul, büyük bir hayat deneyimi olmuş.

“En alttakiler”i tanımış.

Öğrenciler, utanılan, gizlenen, yokmuş gibi davranılan sakat, özürlü, gerizekalı, otistik, mongol tayfasıyken;

Çalışanların çoğu hırsız, katil, fakir, yasadışı zenciler ve Güney Amerikalılarmış.

Madunlar ve mağdurlarla, mazlum ama neşeli ve sevgi dolu bir sene geçirmiş.

Bir yandan da gezmeye ve dadılığa devam etmiş.

Yavaş yavaş hayatıyla ilgili karar vermesi gereken bir dönemde, ne devamlı Türkiye’de ne devamlı Amerika’da yaşamayı isterken, ona beşiklik eden memleket amcasına mezar olmuş:

Canı gibi sevdiği amcası 2005 yazında Almanya’da ölmüş…

Yine uzaktaymış, yine ani bir ölümmüş ve yine çok üzgünmüş…

Pılını pırtını toplayıp dönmüş Türkiye’ye çat diye.

Birkaç ay kalayım derken, işe girivermiş.

Türkiye’nin farklı kesimlerinden birçok insanla tanışmasına vesile olan bu iş, aynı zamanda Suriye’ye, İtalya’ya, Fransa’ya falan da gitmesine izin verince kalmış Türkiye’de.

Başka ülkeleri, insanları, yaşam kurgularını görmek bağımlılık haline gelmiş.

Avrupa sıkıcı gelmeye başlayınca rotayı Ortadoğu ve Afrika’ya çevirmiş.

“Şu işin bir de ilmini okuayım, bakınca neye baktığımı bileyim” diyerek Kültürel İncelemeler yüksek lisansına başlamış.

Medyanın yalanlarından, siyasetinden, ikiyüzlü yüzeyselliğinden bunalıp kendi haberini kendi almak için Filistin’e gitmiş.

Dünyanın her anlamda merkezi olduğuna inandığı bu memlekette öyle şeyler görmüş, öyle şeyler yaşamış ki, “budur” demiş, “artık başka yere gitmeye gerek yok, buraya geleyim ben hep”.

Nitekim 6 ay sonra arkadaşlarını da toplayıp tekrar gitmiş.

Sonra Kenya’ya gitmiş…

Afrika’yla ikinci teması daha sancılı olmuş.

Dünya meselelerine, insalığa, insanlara, siyasete, açlığa, savaşlara ciddi ciddi kafa yormaya başlamış.

Yazılar yazmış, fotoğraflar çekmiş, sergi açmış, konuşmalar yapmış.

Kendi gördüklerini başkalarının da görmesi gerektiğine inanmış.

Herkesin kendi gibi olmayanları da anlaması ve onlar için sorumluluk duyması gerektiğini düşünmeye başlamış.

Kapitalizme yürekten bir gıcık kapmış.

Tüketim karşıtlığını hayatının her alanına yaymış ama ateşli bir aktivist olup marjinalleşmekten de korkmuş.

Sistem zaten ona bunu yapmak istiyormuş…

Düşündürtüp, depresyona sokup, bir köşeye hapsetmeye ya da çok konuşursa fiziki bir hapse mahkum etmeye çalışıyormuş.

“Hadi bakalım, görüşürüz sistem efendi” diyerek sabırla işlerin bir ucundan tutmaya uğraşmış kendi çapında.

Takvimler 5 Haziran 2007′yi göstediğinde, 26 yaşına gelmiş.

Hayattaki ilk kartvizitini bastırmak üzere bir matbaaya gitmiş.

Grafikçi, Türkay’ın tasarladığı karta bakmış ve

“ünvan yok burda” demiş “çalışmıyor musunuz, mesleğiniz yok mu?”

Sistemin kategorizasyon bileşenleriyle her karşılaştığında yaptığı gibi kekelemeye başlamış:

”şey ben yani” falan demiş. “Birşey olmak değil birşey yapmak” diyememiş bir türlü…

İnine geri dönerek sömürgecilik ve şizofreni konulu dönem ödevlerini yapmaya devam etmiş.

Arkadaşları sağolsunlar arayıp doğum gününü kutlamışlar ama onun için artık ne doğum kutlanacak, ne de ölüm üzülecek birşey değilmiş.

İçinde hapsolduğumuz minicik akıllarımızın kavrayamadığı o büyük zaman kurgusunda bu küçücük çember teğetlerine bu kadar anlam yüklemek manasızmış.

Olsunmuş, o da onlardan biriymiş.

Onlar mutluysa o da mutluymuş.

Üzüntüleri ve mutluluklarıyla, ne zaman biteceğini bilmediği hayatını yaşamaya devam ederken biraz buruk olmuş kalbi geride kalanlar için…

Herşeye rağmen kendi bildiği doğru yolda biraz daha yürümeye karar vermiş…

Muradına bu dünyada ermesi çok zor olduğundan

Kerevete çıkmayı da bir başka diyara bırakmış…

3 comments:

maviege said...

Birgün yüreğinde küçükte olsa bir çiçek açması ve uzun zamandır takip ettiğim yazılarında bulduğum tadı yitirmemen dileğiyle, sağlıcakla

selma sevkli said...
This comment has been removed by the author.
gul said...

Summer Schoolun sonunda vedalaşırken, sen ağlıyordun bende herkesten fotoğraf makinelerini topluyordum, o sırada senin ağladığını farketmemiş, gelip yanına senden makineni istemiştim, "nekadar maddeci hep birşeylerle uğraşıyor" deyince ve gözlerine bakınca anlamıştım o zaman ağladığını" ama yaz okulu bittiğinde de ağlamamıştım, çünkü dediğin gibi benim için artık " ne doğum kutlanacak ne ölüm üzülecek birşeydi" ayrılıkları vedaları düşününce ölümle doğumla kariılaştırınce hiçbir anlam ifade etmiyordu bir gün mutlaka yine karşılaşacaktık, ama şimdi yazdıklarının her bir satırında gözyaşlarıma hakim olamadım, şimdi aynaya bakmaktan utanır duruma geldim.uzun zamandır ağlamadığımı farkedince kendime kızıp sana da teşekkür ettim, "birşey olmak için değil, birşey yapmak için" yola devam,hakkında hiçbirşey bilmeden seni kişisel kazanım olarak almıştım listeye ama şimdi listenin en başındasın, teşekkürler Summer School:) seni tanımama vesile olduğu için:)