Sunday, January 14, 2007

Öğrenilmiş Çaresizlik: Kenya



14 Ocak 2007 tarihli Zaman Pazar'da yayinlandi. http://pazar.zaman.com.tr/?bl=5&hn=183


Kenya: Ayağında bir çift terliği olanın sosyete sayıldığı, plastik topu alamadığından bir parça çamurun etrafına naylonu bağlayıp top oynama çalışan ve her şeye rağmen gözleri gülen çocukların koşturduğu, üç dolara adam öldürmenin normal kabul edildiği, hayatında doktora gitmemiş insanların 5 metrekarelik evlerde yaşadığı ve bir öğün yemekle hayatta kalmaya çalıştığı bir ülke. Başkenti Nairobi 3 milyonluk nüfusuyla Afrika’nın en büyük şehirlerinden biri aslında. Tezatlarla dolu şehirde bir yanda minibüse verecek 10 şilini (20 kuruş) olmadığı için günde 8 kilometre yürüyen yerliler var; bir yanda ise onların yürüdüğü yolun tam üstünde Batılı standartlarda hizmet veren alışveriş merkezlerinde porsiyonu 600 şiline (12 YTL) yemek yiyen beyazlar…

Beyazlar cipleriyle bir kapalı mekandan diğerine geçerken, Afrikalılar sokakta 40 derece sıcaklıkta, kavurucu güneşin altında yürüyor hiç konuşmadan. Nedense konuşmuyorlar, gülmüyorlar. Kendi aralarında bile. Nairobi’de bahçeleri elektrikli tellerle, pencereleri parmaklıklarla kaplı villalar ve apartmanlardan oluşan siteler var. Bu evlerde 1963’e kadar resmî, halen de gayri resmî sömürgecileri olan İngilizler oturuyor. İngilizler, Kenyalıları köle olarak evlerinde çalıştırmaya başladıkları eski zamanlarda, şehir dışından kilometrelerce yolu yalınayak yürümelerini şart koşmuşlar. 1963’e kadar Nairobi’ye ayakkabı ile girmek yasakmış. Fakat evlerde uyguladıkları politika, İngilizlerin adil olduğu inancının yerleşmesine sebep olmuş. Örneğin bir Kenyalı köle olarak bulunduğu evde bir bardak kırdığında ‘sahip’ gelip, kara kaplı ‘hukuk’ kitabını çıkarır ve, “Bu yaptığının cezası 180 kırbaç; ama ben sana indirim yapıyorum 130 kırbaç.” dermiş. Köle de sahibi ona merhametli davrandığı için saygı duyarmış. İngilizler, Kenyalıları genetik olarak yetersiz ve yönetim kabiliyetinden yoksun olduklarına inandırmış ve bunu ‘bilimsel’ olarak öğretmiş, benimsetmiş. Ülkeyi 1963’te İngiliz esaretinden kurtaran Jomo Kenyatta’nın ünlü sözleri tüm bu süreci özetler nitelikte: “Beyaz adam geldiğinde bizim topraklarımız, onların ise İncil’i vardı. Bize gözlerimizi kapayıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda bizim elimizde İncil, onların ellerinde topraklarımız vardı.”

6 senedir Kenya’da bulunan Ahmet anlatıyor: Üniversitede bir hocası kendisine ısrarla ‘sir’ (efendim) diye hitap ediyormuş. “Hocam benim size ‘sir’ demem lazım, yapmayın lütfen dese de vazgeçirememiş, adam kendisini suçlu hissettiğini, öğrencisi dahi olsa onun gözünde önce ‘beyaz’ olduğunu söylüyormuş.

Kenya’da ‘beyaz’ olmanın siz ve ötekiler arasına ördüğü doğal bir duvar var ve bunu aşabilmek çok zor. Bir işportacıya sattığı resimlerin güzel olduğunu söylediğinizde cevabı ‘hangisini istiyorsun?’ oluyor, ‘al ya da yürü git’ tavrı, adım başı karşınıza çıkıyor. Fotoğraf çekmeye kalktığınızda para istiyorlar; ‘senin derdini ülkemdekilere anlatmak istiyorum’ demiş olmanız önemli değil; muhtemeldir ki, daha önce de duydular, onlarca, yüzlerce kez. O yüzden ilgilendikleri tek şey, para, ne tarafı tuttuğunuz değil.

Alışveriş yaparken yani ‘kutsal’ı değiştirirken biraz olsun daha ılımlılar, sohbet etmek mümkün. Çoğu Türkiye’yi hiç duymamış. Bazıları ise Galatasaray diyor başka bir şey demiyor. Tugay’ın şu an hangi takımda oynadığından Emre Belözoğlu’nun gol çizelgesine her şeyi bilenler var. Futbol çok önemli, Zidane’ın dünya kupasında attığı kafa için “İyi yaptı” diyorlar, “ailesine laf etmiş Matarazzi”. Futbol bir anlamda dünyayla bağlantılarını sağlıyor. Dünya coğrafyası öğretip, sosyal ezilmişliği telafi ediyor.

Kibera ve teneke evler

2,5 kilometrekarelik alanda yaklaşık bir milyon insanın yaşamaya çalıştığı mahallede karşılaşılan manzara, sefalet kelimesinin anlamını yeniden sorgulama ihtiyacı hissettiriyor insana. Binlerce gecekondu, tek göz odalardan oluşuyor. Gecekondu çok ihtişamlı bir kelime buranın standartlarında, bunlar üzeri tenekelerle kapatılmış çamurdan sıvama barınaklar. Kibera’ya girmek her babayiğidin harcı değil. Yanınızda Kiberalı bir rehberiniz yoksa soyulabilir, saldırıya uğrayabilirsiniz.

Ortalama yedi kişilik ailelerin yaşadığı evler 3X3 metreden oluşuyor. Ebeveyn ve çocukların ‘oda’ları bir muşambayla ayrılmış. Evlerde akan su yok. Tuvalet yok. Banyo yok. 50 aileye bir tuvalet düşüyor ve paralı. Parası olmayan, ihtiyacını bir poşete giderip, yola boşaltıveriyor. Sokakların çamur ve pislikten ibaret olduğu ‘yol’larda çocuklar çıplak ayaklarıyla koşturuyor.

Evlerden birinde mutfak niyetine kömürlüğü andıran bir bölüm var, ortalıkta yanan odunun üzerinde topraktan bir tencere. Günde bir öğün yemek yeniyor, genelde un ve suyu karıştırıp kızartıyorlar. Yerde genç bir kadın ve bebeği oturuyor. “Bebeğin babası nerede” diye sorunca, “yok” diyor. Israr edince anlatıyor ve verdiği tüyler ürperten cevap bütün köyde neden neredeyse hiç erkek olmadığını da açıklıyor: Kadınların bazıları fuhuşla sağlıyor geçimini. Bu kadın da para karşılığı bir erkekle birlikte olmuş ve bebek o geceden doğmuş. Bedeli ise sadece 200 şilin (4YTL). Bin bir gecelere, 150.000 dolarlık ahlaksız tekliflere, hasta çocuk-onurlu anne parodilerine gerek yok, sadece 4 YTL. Bu birlikteliklerden doğan çocuklarla dolu ortalık. Genç kadının annesinin de 9 çocuğu var, “kocan nerede” dediğinde “öldü” diyor, çocukların kaç babası olduğunu, hangilerinin yaşayıp, hangilerinin öldüklerini tahmin etmek zor.

Fotoğraf çekmek neredeyse imkansız. Kimisi ruhunun makineye hapsolacağına inanıyor, kimisi nesneleşip Batılı gazetelerde üzerinden para kazanılmasını istemiyor. Bazı çocuklar ‘Anneciğim’ diye korku içinde bağırarak kaçmaya başlıyor makineyi görünce, bazıları ise tüm masumiyetlerini ve çocukluk neşelerini yansıtıyor objektife. Kendilerini dijital ekranda gördüklerinde kimisi kahkaha atıyor, kimisi utanıyor, kimisi kaçıyor yine.

Kibera, çoğunluğu Nibean kabilesinin oluşturduğu yerel dilde ‘orman’ anlamına geliyor. Fakirliğin, 3 dolara fuhuşu ve adam öldürmeyi mubah kıldığı Kibera, saatli bomba olarak tabir ediliyor. Cüzi bir miktar parayla ayaklanma çıkarmak mümkün. Umutsuzluk ve çaresizlik, düşünme ve muhakeme kabiliyetlerini öldürmüş adeta. Devletin boş verdiği hatta polisin gir(e)mediği Kibera’da sadece iki tane işlemeyen sağlık merkezi olduğundan hastalık oranını tahmin etmek imkansız. Kimilerine göre her beş kişiden dördü HIV virüsü taşıyor. Ortalama ömrün 45 yıl olduğu ülkenin bu bölgesinde ise 35’e kadar yaşayanlar şanslı kabul ediliyor. Soykırım için silahlara gerek yok burada, adından haiz ormanda güçlü olan hayatta kalıyor.

Kimse Yok mu Derneği ile gönüllü gelen doktorlar terk edilmiş sağlık merkezine giriyor ve sağlık taramasına başlanıyor. Çoğu daha önce hiç doktor görmemiş ömründe. Hepsi enfeksiyon kapmış, pislikten mi, olmayan içme sularından mı belirsiz. Bazılarının da gözleri bozuk. Doktor, televizyon seyrederken artıp artmadığını soruyor başağrısının örneğin, kadın “televizyon mu?” diye şaşırıyor.

Birkaç saat içinde yüzden fazla hasta muayene ediliyor. Rahatsızlıklarının kronik olduğunu, bu yaptığımızın pek bir işe yaramadığını düşünürken, ekiptekiler gelip kapıdan dışarı çıkanların sevinçlerini anlatıyor. Birinin onlara ilgi göstermesinden, birkaç dakikalığına da olsa tüm dertlerini dinleyen birilerinin olmasından, bir kutu vitaminden, bir şişe öksürük şurubundan duydukları mutlulukları. O zaman çabalar boşa gitmiyor diye düşünüyor insan ve dernek temsilcileri yakında buraya daimi bir poliklinik kurabileceklerinin müjdesini veriyorlar. Küçük de olsa bir başlangıç. Politik ve ekonomik sorunları hiç bitmeyecek gibi görünen bu kara bahtlı ülkede insani yardımlar, ucundan kıyısından yaraları sarıyor.

4 comments:

meren said...

Sonunda okumaya fırsatım oldu doya doya. Eline sağlık Selma. Çok güzel bir yazı olmuş.

Dünya bu günleri nasıl hatırlayacak çok merak ediyorum. Bizim 200 yıl önceyi hatırladığımız gibi hatırlamaz umarım. Çünkü bizim hafızamızın bir işe yaramadığı aşikar..


Sevgiler.

ayseturkey88 said...

Merhaba Selma Hanım,
Bu çarpıcı yazınız için sonsuz tesekkurler.Afrika için birseyler yapmak en buyuk hayalimdi yıllardır ve bu sene Kenya'ya gidecektim,ama hakkında o kadar berbat seyler duymustum ki neredeyse Afrika'dan tiksinir hale gelmistim ama sizin izlenimlerinizdeki çaresizlik olgusu bir kez daha dusunmeme ve karakterimi,yasam sartlarımı ve hayat tarzımı bir kez daha sorgulamama neden oldu.Yapılacak cok sey,diriltilecek milyonlarca hayat varken umutsuzluga dusmeye hakkımız yok sanırım.InsAllah bunun bilinciyle yasar ve yine bunun bilinciyle de son nefesimizi bu karanlık dunyaya bir tanecik olsun mum yakmıs olarak,bir hayatı aydınlatmıs olarak veririz.
Umutla kalın,
Sevgiler...

selma sevkli said...
This comment has been removed by the author.
selma sevkli said...

Ayşe Hanım,

Malesef dünyada da Türkiye'de de Afrika hakkında kalıplaşmış bir yargı var ve bu sığ yargının dışında birşeyi görmeyi insanlar istemiyor. Biz istiyoruz ki Afrika'dan aç çocukları görelim ve acıyalım, ama bunun nedenini sorgulamayalım. Ya da bu açlık ve yoksulluk başka nelere yol açıyor, insanları nasıl katillere, hırsızlara, fahişelere dönüştürüyor görmeyelim.

Bence önemli olan Afrika'yı sevmek ya tiksinmek değil. Bir yere, insana, duruma karşı bir duygu geliştirmemiz için önce onu anlamamız lazım! Duygularla değil akılla hareket etmemiz lazım. Tabii vicdan, sağduyu ve duygularla da aklı besleyerek.

Açıkçası ben dünyadan umutlu değilim. Bir bütün olarak değerlendirmeye çalıştığımda iyi bir sona yaklaşmadığını ama sonunun yakın olduğunu görebiliyorum. Yine de insanlardan umudum var. Dünyayı siyah beyaz değil tüm renkleriyle görmeye çalışıyorum. Bu yüzden de sizin de söylediğiniz gibi işlerin bir ucundan tutmaya çalışıyorum. Herkes kendi üzerine düşenin bilincine varsa ve yerine getirse, kimse kimseye akıl vermek ve eleştirmek, aydınlatmak zorunda da kalmaz zaten.

Tez zamanda gitmeniz ve bol bol mumlar yakmanız dileğiyle. ben se sizin izlenimlerinizi okumayı sabırsızlıkla bekliyorum.

Sevgiler