Thursday, August 07, 2008

Bisikletle Ortadoğu-1: Lübnan

3 Mayıs, 2008, Beyrut

Dün yine heyecanlı bir gündü. Bu kez farklı bir yola çıkış heyecanı. Hem 28 ülkeden 300 kadınla, hem canlarım ciğerlerim Pınar ve Ceren’le, hem de bisikletle yavaş yavaş, yeni diyarlar göre göre Lübnan’ını Suriye’sini Ürdün’ünü tanıya tanıya Filistin’e bir gidiş… Projenin adı Follow the Women (Kadınları izle). Rota Lübnan-Suriye-Ürdün-Filistin, toplam 13 gün sürüyor. 4 yıldır devam eden bu bisiklet turunun amacı başta Filistin olmak üzere Ortadoğu’da yaşananlara dünyanın dikkatini çekmek. Artık medya tarafından neredeyse tamamen tek yönlü hale getirilmiş “Arap”, “Savaş”, “Müslüman”, “Mülteci” gibi pek çok kimliğe ve duruma yakından bir göz atmak. Ve tabii gittiğimiz yerlerdeki insanları ziyaret ederek birkaç saatliğine de olsa memnun etmek.

Aslında tam olarak ne beklediğimi bilerek çıkmadım yola. Özel olarak kendimi heyecanlandırmamaya çalışıyorum sonradan hayal kırıklığına uğramamak için. Böylece her şey daha beklenmedik, daha kabul edilebilir ve eğlenceli oluyor.

Biz gitmeden birkaç hafta önce İtalyan bir sanatçı Türkiye’de saçma sapan bir biçimde vahşice katledilmişti: Pippa Bacca. Onun da yolu bizimkine benziyordu, barış sembolü beyaz gelinliğini giymiş, barış yolundakilerin tecavüze uğramayıp öldürülmeyeceğine inanmış ve düşmüştü yola. O da Filistin’e gidecekti. Ama olmadı… Daha Türkiye’ye henüz girmişti ki, Gebze yakınlarında o insanı çileden çıkaran olay gerçekleşti, Pippa Bacca bir kamyon şoförü tarafından tecavüze uğrayıp öldürülerek, önemli bir yolun daha başında bu dünyadan göçüp gitti.

Onun yarım kalan yolculuğunu sembolik olarak biz tamamlayalım istedik. Neler yapabiliriz diye 20 kişilik Türk ekibi kendi aramızda konuştuk. Sonunda Bahar Korçan bize bir gelinlik hediye etti ve biz de bu gelinliği Filistin’e götürmeye karar verdik.

İşin içine Türkiye’nin onurunu kurtarma, moda, 20 kadın, Filistin, bisikletle Ortadoğu gibi kavramlar girip, garip bir şekilde harmanlanınca medya ilgi göstermeye başladı. Röportajlar yapıldı, manşetler atıldı. Amaç daha çok insanın bu ve benzer projelere katılmasını sağlamak ve bölgeye dikkat çekmek olduğuna göre işler yolundaydı.

Cuma günü evde son hazırlıkları tamamladım. Hiç bu kadar uzun süreli bisiklete binmediğim için yaralanma, kramp gibi olasılıklara karşı ilaçlar, kask, eldiven, tayt, terletmeyen tişörtler, atıştırmalıklar, şarj cihazları, fotoğraf makinesi, temizlik malzemeleri gibi bir sürü araç gereci çantama yerleştirdim. Giyindim. Saate baktım, daha havaalanına gitmek için 4 saat vardı. Zaten hep böyle olurdum gitmeden, o ana kadar tuttuğum heyecan birden çöreklenirdi üzerime, yine öyle oldu. Evin içinde volta atmaya aşladım. Olmadı, biraz köşe yazısı okudum, sıkıldım, önceki yıllardaki Follow the Women fotoğraflarına baktım, daha da heyecanlandım, o sırada Türkay aradı. “Ben götüreyim seni havaalanına” dedi, “süper” dedim “hemen gel”. Geldi, biraz muhabbet, biraz Yeşilköy oyalanmasıyla gittik havaalanına. Ceren ve Pınar’la buluştuk. Daha önce yaptığımız toplantılarda tanıştığımız katılımcı diğer kızlarla hoş beş ettik. Ayşin (sağolsun) sponsorlara özel tişört yaptırmış onları giydik, basın geldi biraz onlara poz verip biraz kendimize şımardık. Derken vakit geldi. Bu sırada bizi yolcu etmek için havaalanına geleceğini söyleyen ama sonradan sesi sedası çıkmayan Ahu, uçağa binmemize 45 dakika kala, biz pasaporttan geçtikten sonra çıkageldi. Pasaporttan çıkış yaptığımız yere gittik, o yaklaşabileceği en yakın noktaya geldi, ben de epey ileri gittim. Polise bir baktım, kızmıyor, geri geçtim 5 adım, sarıldık, vedalaştık. O sırada diğer polis heyecanlanıp fırça attı, paparayı yiyince aynen geri döndüm sınırdışına.

Uçağımız yarım saat rötarlı kalktı, epey de sallandı yolculuk sırasında. Gece saat 2’ye doğru vardık Beyrut’a. Belli ki organizasyonun Lübnan ayağı çok iyi hazırlanmıştı. İner inmez yarı sosyalist yarı sivil polis görünümlü gençten bir çocuk gelip ciddiyetle bizi pasaport kontrole götürdü. Görevliler Commadore 64 kullandığından olacak, işlemler çok uzun sürdü. Zaman, daha varır varmaz yavaşlamaya başladı Ortadoğu’da.

Havaalanının önünde bizi bekleyen otobüse bindik. Bizimle aynı zamanda gelen Danimarkalılar ve İspanyollar da bindi ve yola çıktık. Garip bir şekilde bazı yolların kapandığını, barikat ve birtakım engeller kurulduğunu gördük. Anlam veremedik, kah yol değiştirerek, kah engelleri kaldırarak devam ettik. Otele varmamıza az bir zaman kala muhtemelen havaalanından yeni inen bir ekiple ilgili telefon geldi ve havaalanına geri döndük. Yeni gelenleri de alıp tekrar geri döndük ve gece saat 4’te otele vardık. Ceren ve Pınar’la odamıza yerleştiğimizde çok mutluyduk. Eski, orta derecede temiz ve sevimli odamızda aslında hemen uyumamız gerektiği halde muhabbete daldık. Televizyonu açıp filmlerin amma da bizimkilere benzediğinden bahsettik. Taytlarımızı deneyip birbirimize güldük. Uyuduk uyandık, saat 7:30’du. 8’de otobüslere binmiş olmamız gerektiği için alel acele hazırlanıp kahvaltıya indik. Krem peynir, salatalık ve lavaştan oluşan süper hızlı kahvaltımızı yapıp otel önünde hazır bulunduğumuzda, herkesin bizim kadar dakik olamadığını fark ettik. Beyrut’un şehir merkezindeki otelimizin önündeki caddede beklerken etrafı incelemeye koyuldum. Belki de Hıristiyan nüfusun yüksek olmasından, ilk göze çarpan başörtülü kadınların fazla olmaması. Makyaj, moda kıyafetler, topuklu ayakkabılar gayet yaygın. Starbucks ve diğer coffeshoplar da bol miktarda. Çarşılar pazarlar kalabalık.

Otobüslere yerleştikten sonra ilk durağımız Beirut by Bike oldu. 2 hafta boyunca kullanacağımız bisikletlerimizi seçmek ve geçici olarak üzerimize almak için bol bisikletli bir meydana geldik. Sırayla bisikletler seçildi ve denendi. Hepsi de yepyeni ve çok sağlam görünüyorlardı. Üzerlerine isimlerimizi ve etiketlerinin arkasına bayraklarımızı yapıştırdıktan sonra biraz boş vaktimiz vardı. Gölge bir yer ararken Danimarka ekibinin yanında buldum kendimi. En kalabalık ekiplerden biri ve muhtemelen yaş ortalaması en yüksek ekip. (Filistin 26 kişi, İtalya 21 kişi, Türkiye ve Danimarka 20 kişi) Çoğu 60 yaş üzeri görünüyorlar fakat son derece zindeler aynı zamanda.İki tanesi üşenmemiş şu bisikleti yanlarında getirmiş ve nasıl olacaksa tüm yolu böyle tandem gideceklermiş. Onlarla muhabbet ederken Türk ekibini gözden kaybettim, her an onlarla mı olmam gerekiyor onu da bilmiyordum. En azından ilk gün işler organize olurken ortadan kaybolmamak lazım diyerek arayışa başladım. Bulamayınca da “şehir içindeyiz daha vaktimiz de var, hadi gezelim” diyen Danimarkalılarla şehir turuna çıkıverdim.

Etraf çok sakindi, şehrin bu tarafındaki mağazalar kapalı, caddeler boştu. Hayırdır inşallah diyerek ortalıkta cirit atan askerlere sorduk neden böyle diye. Asker bomboş caddelerde dolaşan yüzlerce kadına şaşırırken soruyu çok da önemsemedi, “küçük bir politik problem var” demekle yetindi. O rahatsa biz de rahatız, devam ettik. Binaların hepsi aynı renk, kum gibi, şehri çevreleyen dağlarla aynı. Yolda bizimkilere rastlayıp grupları birleştirdik ve vaktin yaklaştığını fark ederek bisiklet meydanımıza geri döndük. 28 ülkeden 300 kadın! Renk renk, çeşit çeşit kadınlar. Daha ilk günden bir sürü hatıra fotoğrafı çektirdi insanlar birbirleriyle.

Bu sırada öğle yemeğini de aradan çıkararak sandviçlerimizi yedik, Filistin ekibinin şarkıları eşliğinde. Toparlanıp merkezdeki Sabra Shatila mülteci kampına gittik. Kampın girişinden itibaren insanlar sıraya dizilmişti. Onlara hiçbirşey getirmemiş olsak bile, hiçbirşeyi değiştirecek gücümüz olmasa bile, onlar bizi görmekten memnundu. Bazen sadece fark edilmek bile yetiyor demek ki. Meydanda yapılan resmi bir konuşma sırasında çocuklarla konuşmaya çalıştık, fotoğraf çektik. Çocukların bazıları askeri üniforma giyiyordu. Böyle hızlı geçişler yaşanırken kimseyi bulup da bu çocuklar bunu neden giyiyor diyemiyorsun. İşin garibi giymesini de garipsemiyorsun. Birtakım adamlar birtakım seni ilgilendirmeyen gerekçelerle evini yıkıp, ananı babanı öldürüp seni başka bir ülkede bir kulübede yaşamaya mahkum ettiyse, ne sosyal ne bireysel bir kimliğin yoksa, sana bunu yapanlardan nefret etmeyi nasıl önleyebilirsin? Bir durumu değiştirmeye çalışmadan önce onu o raddeye getiren süreci iyi tahlil etmek gerekiyor. Bunları düşünürken gözler buğulandı ister istemez, ama saklamak gerekiyordu sanki. Fotoğraf çekmenin de sohbet etmenin de manasız göründüğü o an bir köşeye oturup kızmaya başladım. Herkese kızdım; onları bu hale koyanlara, hala öyle yaşamalarına göz yumanlara, bilip de düzeltmeye çalışmayanlara, bilmeye bile gayret sarf etmeyenlere ve bizim gibi gelip de bakınıp geri gidenlere. Belki de o an yaşadığım çaresizlik hissi onların hayat boyu yaşadığının yüzde biri bile etmezdi. Onların ihtiyacı olan empati miydi iş miydi onu da bilemedim. Orada ne yaptığımı da çözemedim. Başımı kaldırdığımda Ceren’i gördüm kamptan çocuklarla, çocuklar ona sorular soruyor, o da cevap veriyordu, çok mutlu görünüyorlardı. Uzun vade bir çözüm üretemiyorsan o anı yaşamayı da zehir etmeyeceksin kendine diyerek gittim ben de yanlarına. Bu çelişkiler ve kızgınlıklar belki de harekete geçip bir şeyler yapmaya başlamanın ateşleyicileriydi. Aynı durumu yaşayan diğer insanları da görünce umutlandım.

Kamptan döndükten sonra otele dönüp akşam için üzerimizi değiştirdik ve UNESCO Kültür Sarayı’na gittik. Sabah eşofmanlarıyla gelen insanlar, akşam son derece şıklardı, abiye giyenler bile vardı, makyajlar profesyoneldi. Salonda ülkenin ileri gelenleri ve organizatörler hoş geldiniz konuşmaları yaptı, mültecilerle ilgili bir fotoğraf sergisi gezdik ve isminden ötürü sığamayacağımızı düşündüğüm “Petite Cafe”ye doğru yola çıktık.

Bizim otobüste İtalyanlar, İranlılar ve Türkler vardı. Başta herkes kendi içinde takılıyordu. İran ve İtalya ekiplerinde ikişer de gazeteci erkek vardı, her yere bizimle geliyorlardı.

Yolda önümüzde ve arkamızda devamlı olarak polis eskortu vardı, ne ışık dinliyordu ne trafik, birinci derece protokol uygulayarak açıyordu yolları. İnsan kendini önemli zannediyor bir yandan şaşırırken.

Petite Cafe müthiş bir restoranmış meğer. Tam deniz kenarında, içi özenle döşenmiş. Geldi mezeler, gitti yemekler. Biraz coşarak biraz frenleyerek yedik hepsinden. Üzerine bir de müzik başladı, yarı clubber yarı oryantal kombinasyonlar nefis olmuş. Bir anda herkes dans etmeye başladı, önce garipsedim, biz eğlenmeye gelmedik ama diyerek. Sonra karşılaşacaklarımızı düşünüp biraz moralin kimseye zararı olmaz diyip ben de attım kendimi ortaya. Epey bir kurtlarımızı döktükten sonra maratonun ilk günü için sıkı bir uyku çekmek üzere yine otele döndük. Bundan sonra bütün seyahat boyunca da eğlence ve üzüntü hep iç içe oldu.

4 Mayıs 2008, Byblos

Sabah otobüsler bizi alıp başlangıç noktası olarak belirlenen Lübnan Dağı'na götürdü. Davullu zurnalı karşılama ekibi biz varır varmaz çalmaya başladı, halk oyunları ekibi de dansa. Çalan şarkı da Erkin Koray’ın "Şaşkın", meğer arakmış ortadoğudan. Çünkü her gittiğimiz yerde çalan geleneksel bir Arap şarkısı görünüşe göre. Bu müzik ve dans gerçekten enerji veriyor insana, coşturuyor. Hemen yanında da güzel güzel pideler hazırlanmış, mis gibi götürdük hepsini. Yerel eşraftan bir önde gelenin konuşmasının ardından ilk sürüş için hazırlanmaya başladık.

Önce güneş kremleri sürüldü, saçlar toplandı, kasklar takıldı, eldivenler giyildi, heyecan doruklara çıktı. Bisikletleri aldık ve sıraya dizildik. Upuzun ve gepgeniş bir konvoy halinde yola çıkmaya hazırdık. Çok heyecanlandıydım. Biraz da korku vardı. Gitmeden önceki bir ay spor yapıp hazırlanmış olsam da, Lübnan’da dağların arasında, bu kalabalık içinde bisiklet sürecek olmak korkuttu bir anda. Ceren’le Pınar da yoktu ortada, kendi kendime “ya zincir atarsa, ya sollarken dalarsa biri” diye korkarken ilk işaret verildi. Yokuş aşağı o ilk başlangıç anı inanılmazdı. Sağlı sollu dağlar, önümde bir kadın cümbüşü elim arka frende temkinli başladım. 40 kilometrelik parkurun çoğunun yokuş olacağı söylenmişti ama 10 dakika sonra virajlar rampalar başladı çat diye. Birini geçtim, diğeri geldi, yokuş çıkmayalı da epey olduğu için zorladı baya. Yol ilerledikçe insanlar arasındaki mesafe de açıldı. Bir noktada zincirim attı, anında ATV’li bir ekip yetişti imdadıma, düzeltti. Sonra başka bir ekip arabası gelip su ister misin diye sordu, organizasyon ve teknik destek müthişti. Birkaç rampa sonra, önümde bisikletlerini yürütmeye başlayanları da görünce ben de yürümeye başladım. Yokuş bitince tekrar bindim, sonra yine epey yokuş aşağı gitti yol, bir köyün içinden geçtim. Bir anda sanki 300 kişi yokmuş da tek başımaymışım gibi hissettim. İnsanlar bana el salladılar, ben onlara, garip bir mutluluk hali… Sonra yokuşlar yine arttı ve ilk mola yerimize vardık. Bol su ve atıştırmalıklar eşliğinde bizimkileri buldum. Herkes benzer şeyleri tek başına yaşamış, herkes coşkuyla anlatıyor gördüğü teyzeleri, zorlayan bayırları.


Moladan sonra biraz canlanmış olarak devam ettik. Yol trafiğe kapalı değil ama çok az araç geçiyor, tehlikeli olan bizim ekipten birilerinin sollarken diğeriyle kaldığı pozisyon. Onun için ya en önde ya en arkada olmak en iyisi, ortalar çok kalabalık.

Bitiş noktamız olan Chaffot’a vardığımızda kadınlar bizi bekliyordu. Şehrin STK’cıları, kermesçileri ya da ev hanımları kim varsa bize yemekler hazırlamışlar, bir de karşılama komitesi gibi sıraya dizilmişler, tek tek elimizi sıkıp gülümsediler “hoş geldiniz” derken. İç pilavlar mı istersiniz, humuslar mı, çeşit çeşit salatalar mı, her şey vardı. Almak için beklemek zorunda olduğumuz kuyruğu saymazsak her şey kusursuzdu. Açık havada diğer ekiplerden insanlarla sosyalleşmeye başlayarak yedik yemeklerimizi. Ayrılırken çok teşekkür ettik bizi ağırlayan ev sahibelerimize ama İngilizce bilmediklerinden (ya da biz Arapça bilmediğimizden) çok sınırlı kaldı iletişim. Yine de iki taraf da çok mutluydu. İki tarafın da kadın olması ve ortadoğuda kadın kadına bütün bu işleri birlikte yürütmelerin(miz)den ayrıca gurur duydum.

Otele döndüğümüzde akşam yemeğine gidene kadar 2 saat boş vaktimiz vardı. Ceren ve Pınar’la dışarı çıktık. Onlar alışveriş yaptılar, ben internete gidip travelpod.a günlük yazımı yazdım. Buluşup geri dönerken güzel gözlü bir dilenci kız yaklaştı yanımıza Türkçe konuşarak. “Yok artık” deyip hikayesini sorduk. Gaziantepliymiş, babası orada işsiz kalınca buraya gelmişler. Burda da işsiz olacak ki küçücük kız dilencilik yapıyor.

Akşam –henüz hiç acıkmadığımız halde- yemek için Byblos şehrine doğru yola çıktık. En az 70 kilometre yol gittik, herkes çok yorgundu, homurdanmalar başladı. Ama vardığımız yeri görünce herkes bir anda gevşedi. Deniz kenarında, yeşillikler içinde cennet gibi bir resort! Aslında ne gerek var bu kadar ihtişama ama sanırım işler şöyle yürüyor: Lübnan organizasyon ekibi sponsor ararken zenginlere, önde gelenlere projeyi götürüyor, böyle otellerin, restoranların sahipleri de “gelin bir akşam da biz misafir edelim sizi” diyorlar. Yoksa kimsenin cebinden para çıkmıyor.

Buradaki yemekler hepsinden daha olağanüstü. Hazırlanan açık büfede envai çeşit yemek, salata, meze ve tatlı var. Pınar’la henüz dokunulmamış yemekleri incelerken iki şef geliyor yanımıza ve sohbete başlıyoruz. “Lübnan ne zaman Suriye’den ayrıldı?” diye soruyorum genç olana. “Yok öyle bir şey” diyor. “Nasıl yok canım, var ya” diyorum, “karıştırma” diyor bu defa. Tarihle ya da siyasetle ilgili konuşmaktan çekiniyor hep insanlar. Şeflerden biri Hıristiyan, biri Müslümanmış ve bu onlar için mevzubahis bir konu değil. Arkadaşlığı, işe girmeyi, sosyoekonomik durumu etkilemeyen bir durum. Yalnızca evliliklerde sorun olabiliyor, iki aile de zenginse bu da sorun edilmiyor. Hıristiyanların dili de Arapça olduğu için devamlı “inşallah, maşallah, selamünaleyküm” var dillerinde. Zihinlerimizde Müslümanlıkla Araplık o kadar iç içe geçmiş ki, hala yadırgıyorum Arapça konuşmalarını. Halbuki dünyadaki Müslümanların yalnızca %10’u Arap!

Yemek sırasında yine konuşmalar yapılıyor, bir kısmı Arapça olduğundan anlayamıyorum, bir kısmında da yeni&ilginç bir şey söylenmiyor zaten: “Barış istiyoruz, kadınlar bizim için çok önemlidir, iyi ki geldiniz” Sadece bu insiyatifi başlatan, yıllardır barış projelerinde çalışan ve Filistin için uğraşan Detta Regan konuştuğunda heyecanlanıyorum. 60 yaşında bir İngiliz ve yorulmadan aynı heyecanla, aynı samimiyetle ve tamamen mütevazı bir şekilde devam ediyor çalışmalarına. “Barışa inanmaktan vazgeçmeyin” derken gözlerinin içi parlıyor.

5 Mayıs 2008, Bekaa Vadisi

Hala Lübnan’dayız ama şehirlerin adını unutuyorum, her şey çok çabuk oluyor, çok çabuk değişiyor. Bugün yine önce otobüsle bir yere gittik, orada bir tören oldu sonra sürüşe geçtik. Uzun bir süre hafif rampalı ama düzdü yol. Mis gibi bahar havası, karşıdan gelen rüzgar ve yolun kenarlarında koyunlar, çocuklar, bazen evler, her şey film şeridi gibi akıyor sanki… Sürekli uyarılar yapılıyor, işaret vermeden (soldan geçiyorum şeklinde seslenme) sollamayın, ön frenleri sıkmayın, iki elinizi bırakmayın şeklinde. Ama Pınar artist olduğu için artistlik yaparken ön freni sıktı yanlışlıkla ve takla attı. Böyle durumlarda durmayıp devam etmemiz konusunda tembihlenmiştik. Yol tıkanınca daha da fazla kaza oluyor malum. Fakat düşen kankan olunca fena bir ikilem yaşıyorsun. Önce biraz ilerledim, sonra iyice sağa çekip durdum, sağlık ekibi de geldi hemen, iyiyim dedi, devam etti direk. Bekaa Vadisi’nde bir winery’de mola verdik. Bizim için taze bademler, hakiki ballar hazırlamışlardı. Çimenlerde oturup dağların ardındaki manzarayı izlemek muhteşemdi. Hizbullah’ın ve PKK’nın buralarda kampları olduğuna inanmak zordu. Hiç de öyle karanlık, silahlı bir ortam yoktu.

Moladan sonra başlangıç noktası tam bir yokuştu. Rahat ve hızlı gidebilmek için bütün grubun gitmesini bekledim. Artık iyice kendime güvenim geldiğinden frenleri falan bırakıp dümdüz bıraktım kendimi aşağıya. O kadar hızlı gidiyordum ki rüzgardan sesler görüntüler birbirine karışmıştı. Çok tehlikeli olduğunun farkındaydım ama yine de o heyecan her şeye değer gibi geliyordu. Bir an çatur çutur bir ses geldi, ne olduğunu anlayamadım önce, fotoğraf makinemin düştüğünü sandım, durmaya hazırlanırken gidenin su mataram olduğunu fark ettim. O anı bozmak istemediğim için durmaya kalkışmadan devam ettim yola. Biraz ileride küçük bir bisiklet dükkanı gördüm, direk sağa çektim ve koşarak içeri girdim. Zaten en arkada olduğum için acelem vardı:


-Bisiklet için ayna var mı?

-Ooo hoş geldiniz, var var, siz nereden geliyorsunuz?

-İstanbul ama çok acelem var!

-Kaç dakika? (Beni yarışçı zannediyorlar, pit stop hesabı)

-3

-Tamam.


Bir tane isterken iki ayna taktılar, amca bu sırada Aksaray’a geldiğini, İstanbul’un süper bir memleket olduğunu anlatmayı da ihmal etmedi. Bir de korna taktı. Bu sırada 10 dakika kadar geçmişti. Apar topar yola geri çıktığımda bizim kafilenin yerinde yeller estiğini gördüm, pedala kuvvet epey ilerledim ama hala görünürlerde yoklardı. Yanımda herhangi bir telefon ya da adres de yoktu. Bir an tırstım zira ıssız yollarda sonumun Pippa Bacca’ya benzemesi çok hazin olurdu. Yolun ikiye ayrıldığı bir noktaya geldim. Birkaç adam vardı kenarda, ne tarafa gittiklerini sordum, solu gösterdiler, seçeneğim yoktu, güvenmek zorundaydım, sola gittim. Biraz ileride birkaç kişi daha ileri gittiklerini söyleyince rahatladım. Bir yandan da ilkokul gezisinde gruptan ayrılıp dönüşte öğretmenden fırça yiyen çocuklar gibi korkuyordum kızacaklar bana diye. Neden sonra ileride trafiğin sıkıştığını gördüm ve bizimkiler de oradaydı. Nasıl bir azim geldiyse, motor kuryeler gibi arabaların arasından sağlı sollu geçe geçe, kornamı çala çala vardım yanlarına. Pınar’ı buldum, yokluğum fark edilmemiş, oh!

Bir mola daha verildi, yolun geri kalanı çok dikti, tamamen dağlara tırmanış şeklindeydi. Kendimi epey zorladım, bu sırada peşimizden gelen otobüs yaşlıları, sakatlananları, takati kalmayanları topluyordu, en sonunda dayanamayıp bisikleti verdim kamyonete ama kendim de ona bindim. Böylece zamanı boşa harcamayıp fotoğraf ve kamera çekimi yapabildim. Kamyonetin üzerinde giderken iki Avustralyalı belgeselciyle tanıştım. Michi kameraman Amy yönetmendi. Aslında 4 hatun gelmişlerdi, diğer ikisi –fotoğrafçı ve yapımcı- bisiklet sürüyordu bir yandan. Herhalde bir projenin hem içinde yer alıp hem de işini yapmak çok süperdir diye geçirdim içimden. Epey konuştuk. Hayatlarında ilk defa “batı dışı” bir yer gördükleri için her şey onlara ilginç geliyordu. Yollardaki sürüler, hayretle bakan insanlar, minik bakkallar, çarşılar, örtülü kadınlar, bıyıklı adamlar, zaten bizde ziyadesiyle mevcut olan durumlar. Ortadoğu’dan Türkiye’ye siyasetten tarihe bir sürü konuda konuştuk, bir süre sonra hepsini çekmeye başladılar. Normalde soru soran taraf ben olduğum için “nesne” konumunda olmayı önce garipsesem de sonra alıştım.

Bisikletleri bırakıp yemek yiyeceğimiz noktaya geldiğimizde kamyonetten inerken çok utanıyordum. Gerçi insanlar yarı yarıya bırakmışlardı sürmeyi ama yine de onlar uğraşırken ben rahat rahat gittim diye tuhaf hissettim. Ceren bitik durumdaydı. Lokantaya girdiğimizde tuvalet kuyruğu mutfağa kadar uzanıyordu. Hem erkek hem kadın tuvaleti kullanılıyordu. Zaten toplamda sayıları 5-6’yı geçmeyen erkekler, erkek tuvaletinin kendilerine ait olduğunu söyleyerek öne geçmeye çalışınca kendilerine asabi bir açıklama yaparak sıranın sonuna geçmelerini söyledim. Bisiklete bile binmiyorlar ki!

Yemekten sonra Suriye’ye geçeceğimiz için Lübnan ekibiyle vedalaştık, duygusal anlar yaşandı. Ekipteki Lübnanlılar da Suriye geçişlerine izin vermediği için orada kaldılar. Hava kararırken otobüslere bindik. Kara sınırı geçmek en sevdiğim şey olduğundan hostes koltuğuna oturup etrafı izlemeye koyuldum. Bu sırada otobüsteki İtalyanlar Türkleri göbek atmaya zorluyordu, gönülleri olsun diye birkaç figür icra ettik. İki ülke arasındaki No Man’s Land çok uzundu. Arada bir yerde durup benzin boşalttık, herhalde Suriye’de daha ucuz olduğu için.

Bu sırada Pınar’ın omzu ağrımaya başladı. İncinmişti. Taklanın üzerine sıcakken anlamayıp bisiklet sürmeye devam etti ama durunca sancı kendini belli etti. Sınırda pasaportlarımızı ülke ülke verdik. Bizden başka kadın hiç yoktu, herkes tır şoförüydü, Türkiye’den de şoförler vardı.

Vizeleri aldıktan sonra tam gaz Şam’a gittik ve süper konforlu Cham Palace’e yerleştik. Bir gün daha geride kalmıştı, Lübnan biterken Suriye başlıyordu…


Fotoğraflar

İstanbul

Lübnan 1

Lübnan 2

Lübnan 3


Tuesday, July 29, 2008

Vicdanını Kaybetmiş Bir Cennet: Kelebekler Vadisi

Üniversite üçüncü sınıfta, ilk kez arkadaşlarımla ebeveynsiz tatile çıkmıştık. Düzenden, kurallardan uzak yerler arıyorduk kalabalık plajların, gereksiz açık büfelerin olmadığı. Sağdan soldan edindiğimiz bilgilerle kendimize iki hedef belirledik: Olimpos ve Kelebekler Vadisi. Aslında birçok yönüyle birbirinden farklı olan bu iki mekanın ortak özellikleri sit alanları olmaları ve sadece belli bir genç kitle tarafından tercih edilmeleriydi. O zamanlar güzel zamanlardı, az ticaret bol muhabbetle çok güzel günler geçirdik ikisinde de…

Kelebekler Vadisi’nin özelliği, günde sadece 3 kez gelen tekneyle ya da vadinin en üstünde yer alan Faralya köyünden zorlu bir inişle gidilebilmesiydi. Bu izolasyon durumu gelecek olan kitleyi sınırlı tutuyordu. Tek bir işletme vardı ve fiyatlar gerçekten çok ucuzdu.

6 yıl sonra ilk kez geçen hafta tekrar vadiye gittim. O bakir halinden çok şey kaybetmişti. Kalabalıktı, gürültülüydü, pahalıydı, her gün üç kez gelen gezi tekneleri hem denizi hem karayı inanılmaz kirletiyorlardı. Bu yüzden bu saatlerde plajdan uzaklaşarak şelale tarafına gitmeye karar verdik. Saat 18.15 sularında Taş Ev’in yanından geçerken uzaklardan yankılanan bir ses duyduk. Ne dediğini anlayamadık, “Murat” diyormuş gibi geldi. Birilerinin şelale yolunda birbirlerine seslendiğini zannettik. Durduk, biraz dinledik, ses “İmdat” diyordu. Bir anda hepimiz ayrı taraflara dağılarak sesin nereden geldiğini bulmaya çalıştık. Vadinin iki yanında yükselen tepeler yüzünden ses çok yankılanıyordu, nereden geldiğini anlayamıyorduk. Deniz tarafındaki tepeye doğru yaklaştıkça sesin oradan geldiğine emin olduk. Bu arada içimizden iki kişi Vadi Yönetimi’ne haber vermeye gitti. Biz de ona seslendik, bizi duydu ama verdiği cevabı anlayamadık, ses çok uzaktan geliyordu.

Sese yaklaşmamıza rağmen kendisini bulamıyorduk, muhtemelen çok yukarıdaydı. Ses bazen kesiliyor bazen acı çığlıklarla devam ediyordu. Saat 19:00’a doğru vadi işletmesinden insanlar geldiler. Bizim o ana kadar zaten sesin geldiği yeri bulmuş olmamızı kaale almadan en baştan “Nerdesin” diye bağırmaya başladılar. Cevap “imdat”tı. Yanlış yerlere bakarak vakit kaybettiler ve bize sessiz olmamızı söylediler. Elimiz kolumuz bağlı, daha önceden deneyimli olduklarına inandığımız bu kişilerin arama çalışmasını izledik. İçlerinden iki kişi sese doğru tırmandı, yarım saat kadar sonra uzaktan düşen kişiyi gördüler fakat yanına kadar gidemediler, çok dikti. Düşen kişinin adı Orhan Evren Cihan’dı, 28 yaşındaydı. İsmi belli olunca Vadi ahalisi birbirlerine tanıyıp tanımadıklarını sordular, bir tanesi birkaç kere muhabbet ettiğini söyledi. Sonra dedikodular başladı, vadide kaçak kaldığına dair. Ne fark eder sanki deyip geçtim o an, anlamadım.

Saat 20:00’e yaklaşırken hala elde bir sonuç yoktu. Vadililer işi kendilerinin halledemeyeceğine karar verince sonunda Jandarma’yı aradılar. O sırada bize de sahile dönmemizi söylediler. Dönüşte yukarı çıkanlardan biriyle konuştuk. Evren, 25-30 metre düşmüştü en tepedeki yoldan. Muhtemelen tekneyi kaçırdığı için köyden inmeye çalışmıştı vadiye. Fakat düştüğü yer köy yolu değildi, bir yerde hata yapıp yolunu kaybetti ve sonra da bir şekilde düştü. Çocuk şoktaydı, uzaktan bileklerinin kırıldığını gördüğünü ve kanamasının fazla olduğunu söyledi. Birilerine ihmalkar davrandıkları için kızıyordu. Sonra geri döndü, tekrar tırmanmaya karar verdi. Gerekli ekipman olmadan bir şey yapamayacağını bilse de orada bulunmak istedi. Bizse sorumluluğu yetkililere devretmiş olmanın sahte rahatlığıyla oturuyorduk. 21:00’a doğru jandarmanın geldiğini öğrendik. Jandarma da çocuğa ulaşmayı başaramadı. Bu kez, en sonunda, AKUT’u aramaya karar verdiler. AKUT’un Marmaris’ten gelişi neredeyse geceyarısını buldu ve Evren’in yanına gittiklerinde artık çok geçti. Cansız bedenini çıkardıklarında saat sabah 05:00’ti.

Bir şekilde kurtulacağına inandığım için sabah haberi alınca şok oldum. Biz sesini ilk duyduğumuzda 18:15’ti, AKUT yanına ulaştığında aradan 5 saatten fazla vakit geçmişti. Bu kadar uzun sürmesi normal miydi? Herkes üzerine düşeni yaptı mı? Yeterince hızlı hareket ettiler mi? AKUT ilk başta mı aranmalıydı? Biz ne yapmalıydık? Bunları düşünürken akşam bize Evren’in durumunu anlatan Kamil geldi, yönetim ofisine girerek hepsine bağırıp çağırmaya başladı, ihmalkarlıkla suçluyordu. Zor sakinleştirdiler, Ölüdeniz’e ihmal konusunda şikayet dilekçesi vermeye gitti. Sonra da bir daha görmedik.

Acaba Evren’in herhangi bir arkadaşı aşağıda olsa, ortalığı ayağa kaldırsa, ailesini arasa ya da “bir yerlere” telefon etse, işe yarar mıydı?

Vadide kaçak kalanlarla ilgili bir dedikodu geldi kulağımıza, yönetimin 250 YTL ceza yemekten kaçtığı için çocuğu kurtarmak için yeterince çaba sarf etmediğine dair. Ve bir tanesinin kendi ağzından şu cümleyi duydum: “Bazen sırf oyun olsun diye yapıyor gençler, imdat diye bağırıyorlar, boşuna uğraştırıyorlar” Yani “her gidene baksak, ohooo” diyordu açıkça. Çocuk zaten kaçakmış, zaten arayanı soranı yok, şimdi kendimiz kurtarabileceksek jandarmayı aramaya ne gerek var, jandarmaya söylemeden AKUT aranmaz gibi aptalca hiyerarşik bürokratik işlerle kanamalı durumda olduğu bilinen bir yaralıya ulaşmak 6 saat sürdü. Onlar benzer durumlarla defalarca karşılaştığı için ne yapmaları gerektiğini iyi bilirler zannettik ama kendi çıkarlarını öne koyabilme ihtimallerini düşünemedik, ve 28 yaşında bir çocuk bir anlık dikkatsizliği sonucu, her an kurtulacağına inanarak, göz göre göre öldü gitti.

Olaydan sonra çok düşündüm, vadide olan diğer kazalarla ilgili de hiçbir önlem alınmadığını, gerekli teknik ekipmanın da elemanın da eğitimin de bulunmadığını gördüm.

Değil miydi ki Kelebekler Vadisi kendi düzeninde yaşıyordu, otoritesiz, yardımlaşarak, özgürce? Bir ölüm kalım meselesinde kimin ne kadar hoşlanmadığı düzenin bir parçası olmaya devam ettiği ve üretmeye çalıştığı tüm değerlerin fos olduğu çıktı ortaya.

Tesadüfen şahit olduğum personelin kendi içindeki soğuk, duyarsız tavırları çok inciticiydi, güven kırıcıydı…

Giderken tatili uzatarak birkaç gün daha kalmak istediğim vadiden bir gece daha kalıp ayrıldım. Ve şimdi düşünüyorum, bir daha gitmemek çözüm mü yoksa bir şey mi yapmalı?

Şayet okuyorlarsa Evren Cihan’ın ailesi ve arkadaşlarına sabır diliyorum. Bunları konuşmak artık Evren için hiçbir işe yaramayacak olsa da belki biz geride kalanların aklını başına toplamalarına yardım eder…


ÖNEMLİ NOT: AKUT'a erken müdahalenin bu olaydaki önemini sorduk ve erken de gidilse yapılacak birşey olmadığı yanıtını aldık. Yani ilk AKUT aranmış olsaydı da malesef sonuç değişmeyecekti gibi.

Yine de bugün gördüğüm vadi taziye yazısı oradakilerin empati ve sorumluluk duygularının gelişmediğinin bir kanıtı. Hala Evren'in kaçak kalıyor olmasından bahsediyorlar. http://kelebekvadisi.azbuz.com/readArticle.jsp?objectID=5000000008547979

Saturday, May 17, 2008

Follow the Women 2008 Kadınları İzle


2-15 Mayıs 2008 tarihlerinde Türkiye'den 20, dünyanın 30 ülkesinden 400 kadar kadın Lübnan'dan başlayarak Suriye ve Ürdün'den geçerek bisikletle Filistin'e gittik.

Gittiğimiz her ülkede, her şehirde, her köyde, türkülerle danslarla karşılandık. Ev sahipleri misafirleri, misafirler de ev sahiplerini çok sevdi. Amacımız bir tıkla barışı getirmek değildi tabii ki. Ama Ortadoğu'nun, Filistin'in ihtiyacı olan manevi desteğe katkıda bulunmaktı, yanınızdayız demekti, ilk elden oraları tanımak, tanışmaktı. Oradaki insanların da yaşamak ve mutlu olmak için bizim kadar haklarını olduğunu görmek ve göstermekti.

Amacımıza ulaşmak için ilk adımı attık. Kendimize ve çevremize, oralara gidilebileceğini kanıtladık. Herkesin yapabileceği birşeyler var, çok şey var. Tüm seyahat boyunca tuttuğum günlüğü yakında yayınlayacağım, o zamana kadar seyahatin fotoğraflarına şuradan bakabilirsiniz.

20 ordinary women from Turkey, and 400 others from 30 different countries of the world, cycled from Lebanon to Palestine by passing through Jordan and Syria, on the dates between 2-15 May, 2008.

Every country, every city, and every little town we went to, people welcomed us with sincerity and warmness. The hosts liked the guests and the guests liked the hosts. We knew that peace wouldn't come with a simple bike ride, with just one click. But we also knew that peace was long process that requires many people's efforts in different forms for a long time.

Our aim was to support the Middle East, Palestine, tell them that we were with them, meet them and make simple connections. Our aim was to see and show that people there has the right to live and be happy just like us.

We made the first step to reach our goals, we proved to ourselves and others that it is safe, fun and neccessary to go to the Middle East, to learn about Middle East. Everybody can do something to change the world, there is just too much to do. And the things you do, is never small...

I will publish my diary that I wrote during the trip, until then you can see the photos of the trip at http://www.flickr.com/photos/selmasevkli/collections/72157605072682840/

Tuesday, April 01, 2008

Requem for a Normal Turkey!


In Turkey, for most of the people in my generation, who were born in 1980’s, it is very hard to understand and analyze what is happening in Turkey at the moment. Are we threatened by political Islam? Are we going to become Iran? Is a new military coup coming up? And the most important question: Do we have to make a choice between being secular and Islamist in order to survive in Turkey?

Our parents’ generation suffered from military coup consequences so badly that they decided to keep us away from the politics. Therefore we didn’t really feel like active participants of the system. We thought our job was to educate ourselves to get good jobs, love our country through national anthem and our flag, and vote in the elections for the parties that are suggested by elderly family members or by our favorite mainstream newspaper’s columnist’s choice.

I didn’t know what democracy was for a long time. I didn’t know the difference between the state and the government in Turkey. I accepted everything I was taught in public schools without questioning. Until I lived in better working democracies, I had never questioned the fact that I was being raised devoid from analyctical thinking.

I thought more or less everybody would live under similar circumstances in the world. Therefore everyhing I consider abnormal and unfair now, had seemed normal and acceptable back then. Somehow, I thought the state and all its policies were holy. They were not subjected to question by ordinary citizens. Indepedent courts would take care of those kind of serious issues. Who was I to suspect?

Then I started to change through discovering the world. I realized that I live in a democracy and I have rights. All state, parliament and government members, even the officers working for public, are there for me. They are responsible as much as they are authorized. It is my right and responsibility to check on them.

I started paying attention to understand them. What I saw was power struggle. I wanted to go deeper in this analyze, they wanted me to make a choice. The deeper I went, the more dissaponting it got. I have seen so many unsolved problems that has been going on, since Turkey was formed. I saw an army thinks that it is the owner of the country and can intervene in politics whenever and wherever it wants. Then I saw politicians can use anything to get votes. I realized the key factors of getting votes here are religion and nationalism.

I kept researching. Most of the Islamic oriented people wouldn’t call themselves Islamists as the seculars call them. I got surprised. Many of the seculars were somehow practicing Islam, I got amazed. And both sides live very similar every day lives, without touching each other.

If they give a chance to each other, they will see that they are not much different from one another. If there is a Turkish identity as claimed and owned by the majority of population, there has to be a lot of common grounds to reconcile or at least meet as a first step.

Moreover, there are so many people who don’t care about religion as a priority in life. Just because it is imposed that way, they feel like opposing religion. Converting people is a religious behaviour, if one is a modern secular why is the need to change people’s minds? Where does freedom fit in this picture?

I wonder how much of our population can take themselves out of this polarized situtaiton for a while and see that it is just a power game between obvious and hidden actors. I don’t want to live in a so-called democracy anymore, I don’t want the political parties to be closed down for no reason, I don’t want a new military coup, I don’t want the politicians to blame each other only and do nothing about Kurdish issue, Alevites, headscarf, non-muslims, education, health, traffic and so on. I don’t want them to abuse religion and nationalism anymore either. I don’t want Turkey to be ‘holy’ anymore. I just want a ‘normal’ country that can meet up its citizens needs and is ready to be questioned by them any time.

*photo by David Klein

Fitna: Stuck Between Propagand and Prejudice


Have you seen the movie Fitna? Before reading this, please watch it. Because it is not to be understood just by thoughts but also feelings. Dutch PM Geert Wilders claims to have made it. That makes me wonder what kind of work has he put in it. It seems to be done in half a day with no budget. He just put extreme pieces together that can be easily and freely found on internet and blamed all the actions on the Quran. That is a smart and banal way of affecting people. Actually it might even be considered ‘religious’ in its own unique form, as it aims to give people ideas with simple and weak reasoning. For someone who don't know much about Islam and who is a part of the consumer culture, it can be very comforting and easy to to believe in that kind of propagand.

One thing makes the movie seem "well intended" is that it doesn't reject Islam or hate it (on surface), it just innocently suggests to get rid of the parts of the Quran that encourages violence. But if the movie was sincere, it wouldn't portrait Prophet Mohammed with bomb on the head one more time after all the reaction during cartoon crisis.

If you are Muslim, would you change your mind about your belief and think about changing your holy book when someone who portrays extremists as believers suggests?

Or if you are not Muslim, would it convince you to believe that all Muslims are potential terrorists when you see extremists, dead bodies, and verses following each other?

If there is anyone to blame, it is not this provocative Wilders but Muslims. They should be able to express themselves, explain those verses and convince the world (if needed) that Islam is not a religion of violence. What do those verses quoted in the movie actually mean? Some authorities or even someone who study them should explain them. Otherwise more and more attacks are going to leave bigger stains on Islam, Quran and of course Muslims. And if good ones can't convince the bad ones, they will take over the power and actually change the Quran. Then Islam is going to lose its most important charactersitic that it has been the SAME book for 13 centuries all over the world, not one letter has been changed.

I think the problem lays here: Religion is an important component of life for many people. And every religion has its own language (by that i mean a way of interpretting the world/life) Even different sects in one religion have different aspects on issues. What we are doing is that we are trying to understand someone without knowing her/his language. Let's say someone knows two languages of religions (Christian theology professor on Islam) but still remains as a Christian. Because there comes another important component of religion, faith, that we cannot comprehend with minds. and there is no space for "heart" (where the faith is) in our "modern language" I guess that leads us to beginning of modernity and secularism which proves that we cannot understand the religion just by looking at the religion.

We develop relationships with people whom we share the same language. We might believe in different religions, ideologies, we might belong to different nationalities, countries, but we can stil have a relationship. It is possible because religion and nationality, our two very important identity components, may not be the most important components of our personalities. Having similar interests or sharing another ideology that can fit into those big ones (humanism, for instance) can become more important than others. For different reasons, we can build bridges with ‘others’.

The only thing we need is some common language for the people of different religions and nations that share similar values. That cannot be common ancestor Abraham only, what if we didn't have anything in common historically? And what if as modern people we don't care that much about long time ago on our every day lives? What if some of us are religious and some not?

I guess most of the people want peace and dialogue but not strong enough. They tend to be tricked easily by politicians or any other leaders. Instead of judging each other with big labels like religion, nationality or race, we can try to find some shared common values that will connect us. I know that what all of us want at the end is to feed ourselves, raise our children, be safe and happy basically. That’s the same in every culture and our happiness and safety depend on each other’s happiness and safety.

Extremists are the ones that exist in all ideologies, all religions, all nationalities, not just among Muslims. How about dividing the world as Extremists/Others, instead of Muslims/Others? Then maybe we can think of a way to convert extremists to human beings instead of converting Muslims to a transformed Islam.

Monday, February 25, 2008

Popüler Kültür Yalanları vs. Mistisizm Rüyaları

Gazetelerin ölümü yere göğe sığdıramadığı, Taksim meydanında öğlen bir posta vatan millet sakarya, akşam iki posta askere uğurlama seremonilerinin her yanıma nüfuz ettiği, ülkemizin yine yeni yeniden içinden geçtiği bu en zor bu en şovenist bu en birlik ve beraberliğe muhtaç ve nihayet bu en şizofren/histerik günlerinde ben gündemden saptım.

Perihan Mağden’e bağlayacağımı fark ettiğim o kilit noktada, kendi gündemime ağırlık vermeye karar verdim (ya da veremedim kendiliğinden öyle oldu). Bir yandan binbir dinamiğini anlamaya çalışırken bu sistemin, bir yandan zavallı bir muhalif olup, köşe yazarları görüşlerine sırtımı yaslayıp saf tutma tuzağına düşmemek için yaptım bunu. Vatanım için yaptım. İleride vatanıma hizmet edebilecek ruh ve akıl sağlığımı korumak için yaptım. Bilincim ve bilinçaltım el ele, çektiler beni dışarı, ya da içeri. Medyadan gittim. Gitmeden eğlenceli/popüler/komik/shocking haberlere kaptırayım kendimi dedim. Neydiler ne oldular bölümüne tıkladım, ünlülerin “yaşlandılar ve iğrenç ücubelere dönüştüler” temalı fotoğraflarına baktım. Yaşlanmanın deneyim kazandırması, sabrı öğretmesi, olgunlaştırması, nesil sahibi yapması, zenginleştirmesi ve derinleştirmesi gibi düzinelerce olumlu sonucunu bir kenara buruşturup fırlatan ve fiziksel “çirkinleşmesine” vurgu yapan bu fotoğrafların nasıl bir gizli amaçla yayınlandığını anlamak için niyet okuması yaptım. (ben de Türk’üm)

Diyorlardı ki: “Gidin kendinize nemlendirici, kırışık giderici, botoks, oje, kıyafet, spor aleti/salon üyeliği alın. Tabii bunlardan hangisinin size en uygun olduğunu öğrenmek için bizim yan ürünlerimiz olan vıcık vıcık aşk/seks/selülit dergilerini de ihmal etmeyin. Seçimlerinizi doğru yapın. Yoksa aynı onlar gibi çirkinleşeceksiniz, sonra kimse sizi sevmeyecek. İnsanlar ancak güzelse sevilir, insan genç kaldıkça güzeldir,”

Fakat pek dolaylı/dolambaçlı bir mesajdı bu. Yan taraflara krem reklamları, dergi pop up ları yerleştirilse daha fonksiyonel olabilirdi. Allah korusun, mesajı yanlış alanlar olabilir, yanlış tüketim maddelerine yönelenler çıkabilirdi.

Geçtim. Cumartesi günü Murat’ın ders verdiği bir ney kursuna gittim sabah ilk iş. Süper saçlı ney doktoru Yücel Usta’yla tanıştım. Önce ben sordum o anlattı. Laf lafı açtı. Motorsikletlerden paraşütlere, neyden fazla kilolara, burçlardan geometriye, diyaframdan enstanteneye, Konya’dan tezimi yazarken hangi prensipleri uygulayacağıma kadar uzanan geniş bir yelpazede müthiş bir muhabbet ettik. Neyle ses çıkarmayı öğretti bana. Hangi açıyla nasıl tutacağımı, ellerimi nereye koyacağımı, nasıl üfleyeceğimi, sazın sesi nasıl bulacağını, hepsini gösterdi. Çok heyecanlandım. Nazlı olduğunu biliyordum da bu kadar sade görünen bir aletin bu kadar kompleks olabileceğini düşünmemiştim, ses çıkarmanın bu kadar zor olduğuna şaşırdım yine de. Gözümü korkutmamak için, kendini sevdirmek için ya da bende birşeyler hissettiği için ses vermeye razı oldu ney. Bir garip elektrik oldu aramızda, o gitmek istemeyince ben de bırakmadım, tuttum elimde gidene kadar...

Sonra bir ney üstadı, Ercan Irmak, geldi, Yücel Usta neyini tamir etti, biraz üfledi, beni benden aldı. Bir yan flütle klasik müzik çalar gibi kısa ve yumuşak geçişlerle, sözlerle tanımlanması zor bir üslupla müthiş üfledi. Neyi kafamda doğuyla ve tasavvufla ve ramazanla ve TRT’yle (zamanla TGRT’yle) özdeşleştirdiğim için ve bir sentez hastası olduğumdan bu duruma bayıldım. Yücel Usta, Ercan Irmak ve Murat (Kocaağa) sohbet ederken, onları neye benzettim: Sadeliklerinin içinde derinliği, tevazularının altında ustalığı, statülerinin gölgeleyemediği samimiyeti gördüm. Beşiktaş’ta sıradan bir günde, plansız bir buluşmada ne okurken ne gezerken yakalayamadığım bir şeyler buldum, ruhunu sınırlı matematiğimle açıklayamadığım…

Sonra Sinem’e gittim, Dolapdere’de sıradan bir apartmanın bir garip kapılı dairesinde dönen insanların arasında buldum kendimi. Çöktüm. Ziya Azazi’nin adını bilmediğim, bilsem de yetersiz bulacağım bir özgün sufi dans atölyesinde bir kenarda yine gözlemci oldum. Hayatın ve insanların onun içindeki halinin küçük bir sahnesini gördüm: Kimi hızlı, kimi yavaş, kimi yerlerde, kimi elleri havada, kimi basit, kimi karmaşık, kimi kısa, kimi uzun, kimi amatör, kimi profesyonel, bazen durarak bazen düşerek dönüyorlardı. Kendilerinde dönecek isteği ya da cesareti bulamayanlar, ya da yorulanlar, ya da üşenenler, ya da eleştirmeyi tercih edenler ya da uygun zamanı bekleyenler de bir kenarda onları izliyorlardı. Bir yandan kendimi dönenleri izlemenin büyüsüne kaptırmışken bir yandan da anlamaya ve analiz etmeye çalışmaktan alıkoyamadım kendimi. Sanki döndükçe dökülüyordu üstlerindekiler: Meslekleri, yaşları, cinsiyetleri, paraları, renkleri, maskeleri bir bir gidiyordu. Geriye sadece duyguları kalıyordu. En saf, en öz hallerinde, istedikleri gibi aynı müzikte ama bambaşka biçimlerde dönüyorlardı, hem kendilerinin hem de birbirlerinin etraflarında…

Bir an bir şarkı duydum ve ben de dönmeye başladım. İlk an çok başım döndü. Hiç bilmediğim bir duyguya götürüyordu beni bu dönüş. Kendimi bu duyguya bırakmak için baş dönmesinden, fizikten, fiziksellikten kurtarmam gerekiyordu kendimi. Gözümü kapadım, görmeyince daha da arttı, midem bulanmaya başladı. Sanki ruhum başka bir boyuta geçmeye çalışıyor ve bedenim ona engel olmak için direniyordu. Ya duracak ya hızlanacaktım. Hızlandım! Gözlerimi açtım! Korkumu yendim ve fırıldak gibi dönmeye başladım kendi etrafımda, etrafımı göremeden. Bir tur bir saniye sürdüğünden aslında hep aynı anın çok az değişen fotoğraflarını görmeye başladım. Bu duruma da alışınca müziği yeniden duydum. Kollarımı ve bacaklarımı serbest bıraktım, beni değil ritmi dinlemeye başladılar. Hakimiyetimi teslim ettiğimi hissetmeye başladığımı fark ettiğim an baş dönmeme geri döndüm. Tak diye yere çakıldım ve orada öylece kaldım. Büyü bozuldu. Ardından mide bulantısı geldi ve tuvalete gidip içimi boşaltmak zorunda kaldım. Geri gelip izlemeye devam ettim. Dakikalarca hiç durmadan dönenlere baktım, ne hissettiklerini, “normalde” nasıl insanlar olduklarını çözmeye çalıştım. Birkaç zamandır kafamı kurcalayan sorunlar geldi aklıma, onları kurcalarken bir dinginlik bir berraklık geldi. Kısa, net, cesur çözümler buldum, hemen eyleme dökülesi. Sonra Sinem’e sarıldım uzun uzun.

Tıpkı ney gibi sema da aklımda belli öğelerle eşleşerek marjinal kategorizasyonlara mahkum olmuştu. Dönmek sadece Allah’a ulaşmak mıydı? Kendini bilemeyen/bulamayan Allah’a ulaşabilir miydi? Dönerek aşama aşama mı oluyordu bu keşifler, ulaşmalar?

Biraz daha dönsem neler yaşardım? Gerçekten bir boyut değiştirir miydim? O an yaşadıklarımı tarif edebilir miydim? Edemesem ne olurdu?

İçime binbir yeni soru ekleyerek Ziya Azazi’ye bu deneyimle yeni bir kapı açmama vesile olduğu için teşekkür ettim.

Huzur için sabrı öğrenmeye karar vererek yeni bir dönemece geldim.

Wednesday, January 30, 2008

Anlamak – Yargılamak - Seçmek

Size toplumun nasıl bir yapıya sahip olduğuyla ilgili değil de nasıl olması gerektiğiyle ilgili bir eğitim veriliyor, bol edebiyatlı, en duygusalından, en hayalperestinden. Sıkı bir gelenek içinde evde-okulda-işte, düşünmeniz son haddinde kısıtlanarak ya da en iyi ihtimalle ait olduğunuz grubun çıkarlarını savunacak biçimde ve “kendi” ihtiyaçlarınızı tatmin etmek için kullanıyorsunuz eğitiminizi ve aklınızı…

Sonra gün geliyor, o ait olduğunuz, bağlılığınızın ve sevginizin sorgulanamayacağı grubun dışına çıkıveriyorsunuz. Nasıl olduysa aklınız ve vicdanınız bir kuble direnebiliyor dayatmaya ve ötekine bir göz atıyorsunuz. Görüyorsunuz ki onların da bir sistemi var, aynı sizinki gibi, kendine ait hissettiren, doğruları ve yanlışlarıyla, anlaşılması ilk başta zor olan ama içinde bulunanlar için doyurucu bir başka sistem!

O zaman sistemi parçalara bölerek anlamak için harekete geçiyorsunuz, anlamak kolay olmuyor. Sizden öncekilerin anlamak için yaptığı hataları yapıp yanlışa düşmemek için, işin felsefesini, tarihini, siyasetini, aktörlerini, inançlarını, tabularını, olası bireysel farklılıklarını, ekonomisini, geleneğini, değişimini tek tek öğrenmeye çalışıyorsunuz. Ve tüm bunlarla haşır neşir olurken, kendi aidiyetiniz ve kimliğiniz de sorgulama sürecinin bir parçası haline geliyor.

Değişmeye başlıyorsunuz… Öğrendiklerinizle farkındalığınız artıyor. Farkına vardıkça her düşüncenin kabul edilebilirliği de artıyor. Herkese hak veriyorsunuz. Sonra bu hak verme ve anlama çabası hayattaki en büyük derdiniz haline geliyor. Öyle ki “kendi” değerleriniz, “kendi” haklarınız, “kendi” öznelliğiniz ikinci sıraya düşebiliyor.

İnsanları ve insanlığı merkeze alarak, onun karşısında duran tüm haksızlıklara karşı çıkmaya başlıyorsunuz. Bir yandan topluma kendi ahlak değerlerini empoze etmek isteyenlere karşı çıkarken, bir yandan kendiniz yeni bir ahlaki değerler bütünü oluşturuyorsunuz farkına varmadan. İçinde herkese eşit alan ve hak sağlayan bir idealin peşine düşüyorsunuz. Sistemi geçmişe/geleceğe vurgu yapıp şimdiyi görmemekle/gizlemekle suçlarken, siz bugüne bakıyorsunuz dibine kadar bir eleştirellikle…

Eleştirelliğin çözümsüzlüğe yaklaştığını hissettiğinizde o ideal toplum tasavvuru daha da güçlü hale geliyor, yine çaktırmadan. Bu sistemde yetişip onun bir parçası olduğunuzu unutuyorsunuz. Öyle bir kapılıp gidiyorsunuz ki süper egonuza, başkalarının id i batmaya başlıyor size. İnsanları anlama çabası birden onları yargılama yanlışına dönüşüyor. Ve haklı bulduklarınızın yanında dönemsel avukatlıklara girişiyorsunuz, yargıladıklarınızı karşınıza alarak.

Unutuyorsunuz ki, siz artık bir sürü grubun vicdanı olmaya soyunurken, diğerleri hala kendi gruplarına sıkı sıkıya bağlılar. Ve tarih boyunca böyle süregelmiş sosyolojik bir gerçeği kırmak sizin haddinize değil. Bir gruba ait değilmiş, objektifmiş gibi görünürken aslında hafif muhalif, hafif hakperest bir kimlikle gruptan gruba kolayca geçiş sağlayabilen ve her sistemde kolayca yer edinebilecek bir kimlik benimsiyorsunuz. Öyle geçişken ve güvenli bir kimlik ki bu, her duruma uyuyor. Şeriat da gelse, faşizm de gelse sizin yeriniz hazır. Bütün olasılıklar ve içinde yaşanan gerçeklikler sizi bir nebze rahatsız etse de, hakim ideolojinin değişecek olması sizin sistem içindeki yerinizi tehdit etmediğinden, kimliği ve gücü tehdit altındakilere nazaran çok daha rahat davranıyorsunuz.

Tamam en azından gruplar birbirine baskı kurmasın, eşit haklar alsın diyorsunuz ama bu rasyonel yaklaşımın uzun vadede grupların birbirini tanıması/sevmesi için işe yarayıp yaramayacağını öngöremiyorsunuz. Hiyerarşiyi ve eşit olmamayı baştan kabul etmiş, hoşgörü kavramıyla meseleye yaklaşmak çözemiyor dertlerinizi. Sevgi barış kardeşlik derken birden siz de siyasileşiyorsunuz. Sistemle mücadele etmenin tek yolunun onun araçlarını kullanarak onunla mücadele etmek olduğunu fark ediyorsunuz.

Çok akıllıysanız yeni bir ideoloji üretip eyleme döküyorsunuz, yavaş yavaş sistemi değiştirebilmek için stratejiler üretiyorsunuz. Biraz akıllıysanız üretilmiş bu örgüt/cemaatlerden birine dahil oluyorsunuz. “Kendi” çapınızda “kendi” doğrularınızla herkes için iyi olacağına inandığınız bir ideali hayata geçirmek yolunda geçiriyorsunuz ömrünüzü.

İkisini de yapamazsınız topyekün reddederek bütün yenilikleri, ötekileri, adaleti, vicdanı, grubunuza sıkı sıkıya sarılıyorsunuz sorgulamadan. En iyi ihtimalle de boşveriyorsunuz grubu falan: kendinizi beslemeye, giydirmeye, güç kazanmaya, mevcut sistemin sunduğu imkanlar dahilinde tatmin olma oyununa kapılıyorsunuz.

En berbatı da bütün ihtimalleri görüp hesaplayarak kararsız kalıyorsunuz. Değişimin kendisi doyuruculuğuyla ele geçiriyor ruhunuzu. Sürekli değişen doğrularınızla, bir garip yolda bazen yalpalayarak bazen koşarak ilerlemek oluyor yolunuz. Hızınızı fazla arttırdığınızda ceza yiyeceğinizi bildiğinizden, ferah yeşillikler gördüğünüzde mola vermeyi ihtimal etmeden devam ediyorsunuz yola, ne zaman duracağınızı ve nereye gittiğinizi bir türlü bilemeden…

Friday, January 18, 2008

Körkuyuda Kilitli Kalmış Vicdanlar ve Kutsal Milliyetçilik

Düşünün. Bir ülkede doğuyorsunuz, ki bunlardan dünyada ikiyüze yakın var, sonra bu ülkenin devleti size inanılmaz bir tarih anlatıyor; kahramanlıklarla, kutsallıklarla bezenmiş ve siz bu ülkenin bugününden ölesiye/öldüresiye şikayetçi olmanıza rağmen bu ülkeye bayılıyorsunuz. Tanımlayamadığınız "milli değer"lerinizi korumak hayattaki yegane hedefiniz haline geliyor. İnsan olmanın önüne geçebiliyor Türk olmak ve herşeyi mübah kılabiliyor: Belli grupların haklarını kısıtlayıp, belli sözlerin söylenmesini yasaklayabiliyor, insanların nasıl giyinmesi, nasıl yaşaması, nasıl düşünmesi gerektiği hakkında akıllara zarar bir tektipleştirme kabul edilebilir oluyor.

Biri çıkıp diyor ki: "Kardeşim, ben de burada doğdum, dedelerim de, tıpkı sizin gibi. Ben de buraları sizin kadar seviyorum. Ama düşmanlardan nefret etmeye dayalı bir sevgi değil benim vatan sevgim. Ermeni'yim ben! Ermeni olduğum için Ermenistan'ı Türkiye'den daha fazla sevmiyorum. Tarihle yüzleşelelim, biraz empati biraz diyalog, birbirimizi tanıyalım, anlamaya çalışalım. Nefretle sevgi bir arada yürümez, bu iş daha böyle gitmesin." minvalinde gözleri dolduran, umut veren laflar ediyor. Türk kimliğinden çok Ermeni kimliğini eleştiriyor. Bildiği doğruları korkmadan söylüyor, yüreğinin tüm açıklığıyla...

Ama kilitli vicanlar anlamıyor...Onlar word programındaki imla hatası bulucusu gibi, O'nun Ermeniler'e artık Türkler'den nefret etmekten vazgeçmek için söylediği "Atın içinizden zehirli
Türk kanını" lafına takılıyorlar. Ne yapsa ne etse anlatamıyor ne demek istediğini, "zehirli demedim" diye açıklamaya çalışıyor "bu ülkede yaşamam burayı sevmesem, nefret etsem" diyor. "Zehir" diyorlar başka birşey demiyorlar. Ne devlet anlıyor, ne millet. Nasıl bir yalnızlık! Yok yere nefret ediyorlar ondan. Nefretle kapanmış bir kere vicdanları.Açamıyorlar kilidini. Kendileri gibi düşündüğünü sanıyorlar karşılarındakinin. "Ermeni'yse Ermeni'yi savunur. Nokta. Başka bir ihtimal mümkün değil. Sonra o kara gün geliyor işte, öldürüyorlar. Çok net bir tavır, buz gibi... Öfkeyle üzüntüyü karıştırıp yumruğu boğaza oturtan cinsten, televizyonu parçalatmak isteyen cinsten, tanımadığın ama yüreğinin bir olduğunu bildiğin insanlara sarılmayı istetecek cinsten. Hüngür hüngür ağlatan cinsten. Tek başına kaldırılamayacak cinsten. İlk defa aile/arkadaş olmayan birinin ölümünün de ne kadar acıtabileceğini hissettirecek cinsten.

Cenazeye gidiyorum, ne yapayım? Başka birşey geliyor mu elimden? Belki diyorum şimdi sorgularlar bu nefretin boyutunun nasıl felaketlere yol açabileceğini, devleti de milleti de. Sanıyorum ki herkes benim gibi üzülüyor. ama kamplar aynen deam ediyor, "onlar" açıp da bir yazısını okumuyorlar, merak etmiyorlar, önemsemiyorlar. "Ermeni öldü" diyenler de oluyor, "kötü biriydi ama cezasını yargı vermeliydi" diyenler de.

"Acaba ben şizofren miyim" diye kendi kendimi yememek için gidiyorum cenazeye. Nefes alıyorum, üzülen ve sinirlenen ve önemseyen ve sorgulayan tek kişi olmadığımı görünce. O duygularla "gelin bizi de vurun ulan, Ermeni diye vurulur mu insan" demek için "Hepimiz Ermeniyiz" diyoruz. Çıldırıyorlar. Sen zaten beni sevmiyorsun ki! Zaten sana göre vatan hainiyim, al işte kendime etiket de taktım, Ermeniyim diyorum, daha ne sinirleniyorsun?

Hayır! İşte tarih kitaplarındaki o muhteşem savaşları yaşamak için bir fırsat. Türkler bir kenara olmayanlar diğer kenara. "Hepimiz Türk'üz Hepimiz Mehmediz" diyorlar. "Adamı deli etme, ne alakası var" diyemiyorsun. Empatiyi bir Ermeni tatlı çeşidi zannediyorlar çünkü.

Acaip birşey bu Türklük, gözlerini kör ediyor, aklını esir alıyor. Başka birşey düşünemez duruma geliyorsun. Önünde bir tabur gayr-ı Türk öldürseler, sebebini merak etmeden zafer kazanmış gibi hissetmeye başlıyorsun. Bir grup lise öğrencisi kendi kanlarından Türk Bayrağı yapıp Genelkurmay Başkanı'na gönderiyorlar: "Paşam kalemleri bırakıp, tüfekleri almaya hazırız" diyorlar. O büyük askerin de gözleri doluyor, işte Türk gençliği diye. "Silahları biz hallederiz, siz ders çalışın" demiyor. Kendini kesmenin patolojik olduğunu düşünemiyor insanlar, gözleri doluyor bu vatan sevgisinden. Benim tüylerim ürperiyor...

Yine de bu işin bir mantığı olmalı diyerek tez konumu değiştiriyorum. Bu kör kutsallığı sorgulamak için...Ve fark ediyorum ki, kimseler Türkiye'nin ve Türkler'in bugünkü durumundan memnun değil, ondan da nefret ediyorlar. Ama 1000 seneki önceki Türkler'in ve 1930'ların müthişliğinden bahsediyorlar. 25-30 yaşındaki insanlar, sanki yaşamış gibi 70 sene hatta bin sene öncesinin ve o dönemlerde aynı kanı paylaştıklarına inandıkları insanların daha akıllı daha şahane falan olduğunu iddia ediyorlar. Kaynakça ve gerekçeleri ne? Milli Eğitim tarih kitapları ve kulak dolması. Fazlasını okuyan da Masonluğa, komplo teorilerine kaptırıyor kendini, iyiden iyiye çiziyor kafayı.

Bugünü seven, devletinden ve milletinin her ferdinden memnun ya da onların hepsi için adalet isteyen, eşit haklar isteyen milliyetçiler arıyorum. Biri bana "Türk"ün ne demek olduğunu mantıklı biçimde anlatsın istiyorum. "Milli değer"lerimizi öğrenmek istiyorum. Hrant Dink öldürüldüğü için üzülebilen, açıp iki satır yazısını okumuş milliyetçiler arıyorum. Bana bu ülkenin bugünü ve yarını için, nefret ve kompleksten fazlasını anlatabilecek milliyetçiler arıyorum.

Bu ülkeyi seviyorum, başka ülkeleri de seviyorum. Bu ülkede yaşayan herkesi "Türk" oldukları için sevmiyorum, "insan" olanlarını ya da ortak değerlere sahip olduklarımı seviyorum daha çok. Ama herkesin eşit haklara sahip olmasını istiyorum. İstediğimi ifade edebilmeyi, kimsenin öldürülmemesini, hukuk devleti olabilmeyi, ille de gurur duyması gerekiyorsa kanı yüzünden değil gurur duyulabilecek işler yaptığı için gurur duyan, aklı ve yüreği açık insanlarla dolu bir ülkede yaşamayı istiyorum.

Hrant Dink gibi arkadaşlarım olsun ve öldürülmesinler istiyorum...

Çok şey mi istiyorum?

Not: Hrant Dink'in ölüm yıldönümü olması sebebiyle fazladan bir duygusalım/hassasım bu konuda. Tez için görüşüp, düşüncelerini anlatanlara teşekkür ediyorum, bana yeni bakış açıları sunuyorlar ve onlardan beklediğim saygıyı önce benim onlara göstermem gerektiğini hatırlatıyorlar. Ve en azından savundukları görüşleri açık yüreklilikle paylaşıyorlar..."İyi" milliyetçilerin çoğalması dileğiyle...

Monday, December 31, 2007

Botan, Silahlar, Tillo, Marifetname: Siirt (4)

Siirt 9 Aralık 2007

Öğleden sonra saat 2’de Batman’a doğru yoldayız. Minibüs bizi Diyarbakır Batman arası bir yerde bırakıyor ve Siirt için minibüs beklemeye başlıyoruz. Hava eksilerde, beklediğimiz kavşaktan geçen arabalar Siirt’e götürmeyi teklif ediyorlar ama kalabalık olduğumuz için nazikçe reddediyoruz tekliflerini. Bizim gibi çok bekleyen olmuş bu yolda herhalde, yolun kenarı çöp dolu… Sonunda bir minibüs geliyor ve hemen doluşuyoruz içine.

Son birkaç yılda bu güzergahtaki yollar epey düzeltilmiş. Yollar güzel güzel olmasına ama bu yolda bir hüzün var sebebi belirsiz. Yanağım cama yapışmış, etrafı seyrediyorum. Ahmet Kaya çalıyor teypte inceden. Saçlarına Yıldız Düşmüş’le başlıyor, Yakamoz’la devam ediyor, tıpkı lise günlerindeki servisteki gibi. Garip hisler gark oluyor içime. Hüzünle özlem arası, tarifi zor hisler. Buralara gelmekte bu kadar geç kalmaktan dolayı pişmanlık duyuyorum, sonunda geldiğim için sevinç de… Güneydoğu’yla kurduğum ilk duygusal bağı, işte bu yolda hissediyorum. Ve biliyorum yine getirecek bu duygu beni buraya. Birkaç gündür gördüklerimi tanıştıklarımı düşünüyorum, duraklıyorum. Ne karşı olduğum ne de savunduğum fikirlerle, ne Kürt meselesiyle ne hümanizmle ilgisi yok hissettiklerimin. Rasyonel bir açıklaması yok, duygusal bir şeyler, kıpırtılar, heyecan… Çok tuhaf bir mutluluk hissi…

İki saat sonunda bir mola veriyoruz. Çaylar yudumlanırken, minibüsün diğer yolcuları bizim grubun sebeb-i ziyaretini merak ediyor. Çat pat İngilizce sohbetler ediliyor. Evine götürmek isteyenler, gelin bizde kalın diyenler, Tillo’yu görmeden gitmeyin diyenler, herkes çok sıcak davranıyor bu soğuk memlekette.

Öğretmenevine vardığımızda hava kararmış. Şehirde kadınları bilinçlendirme konusundaki çalışmalarıyla tanınan Gökkuşağı Derneği’ne gidiyoruz akşam yemeği için. Sekbilder derneği temsilcileri de katılıyor bize. Çocukları okumaya, kadınları kamusal hayata teşvikle ilgili faaliyetlerinden bahsediyorlar. Perde pilavını yerken bir yandan devam ediyoruz sohbete. Çok geç olmadan ertesi günün planını yaparak uykuya dalıyoruz.

Sabah erkenden kalkıp fotoğraflar üzerine konuşuyoruz yine. Sonra da öğretmeneviyle aynı binada bulunan Milli Eğitim Müdürü’nü ziyaret ediyoruz. Eğitim faaliyetleriyle ilgili bilgi veriyor gruba. Ayrılırken Atatürk büstünün önüne geçip topluca fotoğraf çekilmeyi de ihmal etmiyoruz!

Siirt için fazla vaktimiz yok, hava kararmadan Tillo’ya gidiyoruz. Cumhuriyetin kuruluşuyla adı Aydınlar olarak değiştirilen Tillo, Süryanice’de yüksek ruhlar, Arapça’da ise yüksek yer anlamına geliyor. Yolda bu yüksek yerlerden birinde durup manzarayı seyrediyoruz, fotoğraf çekiyoruz. Bir yandan Botan nehri akıyor huzur içinde, bir yandan silah sesleri geliyor Irak sınırından huzursuzca. Sessizleşiyorum, hissizleşiyorum... Siirt yolundaki o güzel duygular gidiyor, gözlerime bir hüzün çöküyor ki ağırlığını ben bile hissediyorum. Doğulu bir kadın oluveriyorum, susuyorum öylece, donuk donuk, mahsun mahsun bakıyorum… Düşünmek istemiyorum o dağların ardında neler olduğunu, o silahların neden patladığını, hangi sonuçsuz hedefler uğruna kimlerin can verdiğini, geride kalanların bir ömür boyu nasıl acı çektiğini, hiçbirini düşünmek istemiyorum. Beynime engel olamıyorum, hepsi geliyor teker teker hücum ediyor. Birkaç yüz metre yanımda patlayan silahlar gibi patlıyorlar beynimde! Kovalamaya çalışıyorum, kaçıyorum, bu modern kan davasından kurtulmak için huzur bulmaya, Tillo’ya gidiyorum.

İbrahim Hakkı ve İsmail Fakirullah isimli zatların türbelerine gidiyoruz. Anna yine ağlamaya başlıyor. Sebepsiz değil, garip bir enerji, bir atmosfer, bir maneviyat var burada. Önce çember içine alıyor sizi, sonra okuyor içinizi, sonra da götürüyor istenmeyenleri. 15 dakika sonunda 3 saat hamamda kalmış gibi hafifliyoruz.

Köşede bir ev var, içinde İbrahim Hakkı’nın yaptığı çalışmalar, kitaplar, kullandığı pergeller ve birçok araç gereç var. Onun halen bu evde yaşayan 6. Kuşak torunu, evin alt katını müze haline getirmiş. Gelenlere gezdiriyorlar ailece. Anlatılmaz yaşanır bir deneyim, detaylarına girmek sadece sığlaştırır bu anları. Öyle güzel anlatıyor ki hayat felsefesini, tarihi yaşadıklarını, hepimizin yine gözleri doluyor, hepimiz elini öpüyoruz çıkarken. Muhterem kelimesi vücuda geliyor onda.

Siirt’e biraz ağlayıp biraz gülerek dönüyoruz. Hava kararmış. Büryan kebabı kalmamış. Şehirde bir tur atıyoruz, bir şeyler yiyip uyuyoruz, sabah 6’da Diyarbakır’a yolculuk…

Siirt Fotoğrafları

Thursday, December 27, 2007

küçük insanlar'dan 1 anektod

3 hafta önce Koşuyolu'nda bir anaokulunda çalışmaya başladım. Haftada bir gün gidiyorum, psikolog olarak. Nerdeyse böyle bir diplomam olduğunu bile unutmuşken, yeniden alana dönmek ilginç oldu. Artı daha önce özel eğitimdeydim, hiç "normal" çocuklarla çalışmamıştım.

Mesela hepsi için dosyalar hazırlıyorum tek tek. Ve her birinin kaçıncı çocuk olduğu, anne babalarının eğitim durumları, kaç yaşlarında çişlerini kakalarını söylemeyi öğrendikleri, yürüdükleri, konuştukları, kaçta uyudukları, kendi odalarının olup olmadığı, annenin çalışıp çalışmadığına göre fişliyorum çocukları. Farkında bile değiller ama tipin biri bütün gün onları detektif gibi inceleyip raporlar tutuyor.

Kendimi haklarında herşeyi bildiğimden ve ayrıca daha akıllı ve daha yetişkin olduğumdan daha bi güvenli daha bi üstün hissederken bir yumurcak beni dün dumura uğrattı.

Ali, 5 yaşında, esmer kıvır kıvır kirpikleri olan bir güzellik. Ben big brotherlık yaparken farkedip yanıma geldi, oturdu fütursuzca. Ben hafif tedirgin: (okuma yazma bilmiyordur canım bu)

"Ee nasıl geçti bayram, neler yaptın?"
"Güzel geçti, annaneme gittik, şeker yedim"
"Hmmm"
"Sen ne yaptın?"
"Ben mi? (Soruları ben soracaktım ama) ben de babanneme gittim, şeker yedim."
"Şeker mi çikolata mı yedin?"
"Euuu, evet çikolata aslında (nasıl ya?) Nerden bildin?"
"(Yanağımdaki sivilceyi göstererek) Bu çıkmış, şekerden çıkmaz ki"
"(Yüzüm asık yan yan sivilceye bakmaya çalışırken) hmmm (psikolog esasıyla)"
"Ama gene de güzelsin!"

İşte bu son cümle beni bitirdi. Bacak kadar çocuk nerden bilir gönül almayı, kur yapmayı, benim duygularımı çözümleyip ona göre strateji üretmeyi, cevabı yapıştırmayı? Biz yetişkinler mi herşeyi parçalayıp anlamlandırmaya çalışarak başarısız oluyoruz acaba? Fark ettim ki bu anaokulu benim için önemli bir deneyim olacak. Bu küçük insanlar, herşeyi daha direk ve basit yaşıyorlar. Zaten her türlü duygusal oldukları için, mantıkla birleştirince nefis tipler çıkıyor ortaya...

İlkokula başlayıp, ideolojiye gömülene kadar...

Monday, December 17, 2007

Süryaniler, Kervansaraylar, Yarımkalmışlıklar, Sabunlar ve Prens Charles: Mardin (3)

Mardin 8 Aralık 2007

Sabah erkenden yola çıkıyoruz Mardin’e gitmek için. Otobüste Fatma Girik’in töre cinayetini konu alan ve içinde bol at ve silah ve tecavüz barındıran filmi gösteriliyor. Ieva ve Eva durmadan soruyorlar, şimdi ne oluyor, şimdi ne dedi diye. Olayların alt yapısını, mesela Yeşilçam’ın nasıl bir şey olduğunu mesela töre cinayetlerini mesela dini mesela geleneği mesela tarihi bilmeden, yanlı bir tercümanın aktardıklarıyla o konuda bir fikir sahibi olmaya hatta yargılarda bulunmaya kalkışıyorlar. İnceden hatırlatıyorum bu boyutlarını işin ama 24 yaşında, Avrupa’nın dışına ilk defa çıkan bir Avrupalı ne kadar anlayabilirse o kadar anlıyorlar işte…

Otobüs konforlu, muavin (ya da host) 50 yaşında emektar bir amca, gırgırla ortalığı temizliyor sürekli. Bir de yıllık erzaklarını hazırlayıp, salçaları, yaprakları, turşularıyla yola düşmüş teyzeler de var. Bizden başka herkes bir ‘kamusal alan’ içinde olmanın bilincinde sessiz sakin, fısır fısır konuşarak geçiriyor yolculuğunu. Maalesef ortak bir muhabbet çevirecek kadar kesişmiyor yolumuz. Zaten böyle bir fırsatı her yakaladığımda da peşime takılan ve sürekli tercüme isteyen kuyruklar var.

Saat 1.30 da varıyoruz Mardin’e. Yenişehir kısmındaki öğretmenevine gidiyoruz. Ana’yla odaya yerleştikten sonra camdan dışarı bir göz atıyoruz. Her yer inşaatlarla dolu. Bazısı gecekondu gibi duruyor, bazıları derme çatma iskeletlerle zor ayakta duruyor. Ana da mimarlık son sınıfta okuduğundan başlıyor sormaya neden böyle de, deprem kontrolleri yapılıyor mu da. Bak kardeşim, ben de sürekli bu sorgulamaları yapıyorum zaten ama sen başıma AB’den gelmiş müfettiş gibi tüneyince ben de kendimi belediye görevlisi gibi hissedip savunma yapmak, bizim gelişmekte olan bir ülke olduğumuzu ve bu durumların normal olduğunu falan açıklamak zorunda kalıyorum. Gel güzel güzel cami, müze gezelim, kebap yiyelim, bırakalım bu beyaz adam tartışmalarını!

Havanın kararmasına 2 saatçik kaldığından süratle bir minibüse atlayarak şehir içine gidiyoruz. Mardin’in meşhur o dağ eteğinde kurulmuş eski kısmı koruma altına alınınca Yenişehir diye bir yer yapılmaya başlanmış. Dağınık, yapay ve iç karartıcı bir yapısı var. İnsanların çoğu da oraya taşındığı için eski şehir ruhunu kaybetmiş sanki. Ya yine dişim ağrıdığından ve tercümanlık misyonumdan sıkıldığımdan ya da Urfa’daki insan-mekan devamlılığını burada bulamadığımdan epey hayal kırıklığına uğratıyor Mardin beni. Tabii Mardin’i hissetmek için şehir içinde kalmak lazım, birkaç gün kalmak lazım, Midyat’a Nüsaybin’e gitmek lazım, böyle ekspres olmuyor…

Yine de güzel ve etkileyici yapılar. Özellikle bir tanesi çok hoş. İsmini unuttuğum bir medresede doğum, çocukluk, yetişkinlik ve yaşlılığı temsil eden bir çeşme var. Önce ip gibi akıyor, sonra çoğalıyor tekrar inceliyor ve sonra büyük bir havuza dökülüyor. Büyük havuz da ahireti temsil ediyor.

Postane binası yine çok eski bir yapı, merdivenleri konuşur gibi karşılıyor insanı. Karşısındaki çay bahçesinde çay içerek ısınmaya çalışıyoruz. Hava çok soğuk. Bize eşlik eden Banu öğretmen de sorularımıza cevap veriyor. Harran’daki gibi burada da öğrenciler okula Kasım’da gelip Nisan’da ayrılıyorlar. Kız çocukların okula gitme oranı yükseliyor. Banu’nun şikayeti ise velilerle iletişim kuramaması. Çocukların anneleri Arapça konuşuyorlar sadece okula gitmedikleri için. Babalar da Suriye’ye gidip gelen uzun yol tır şoförleri olduğundan böyle bir kopukluk oluyor okulla aileler arasında.

Hava hem kararıp hem de iyice soğuyunca öğretmenevine dönmek için yola çıkıyoruz. Yolda bir taze meyve sucu var. Birer portakal suyu içerken bir yandan da dükkandakilerle sohbet etmeye çalışıyorum. Güzel mavi gözlü annesi Kürt babası Arap olan kız sorularıma cevap verirken tost yapmaya devam ediyor. Hiçbir konuda şikayeti yok. Tavırları çok rahat. Resmen “sen uğraş araştır dur, biz yaşayıp gidiyoruz burada işte be abla” der gibi bakıyor bir de…

Akşam kaburga dolması yiyoruz, yanında da işkembe dolması var. En güzeli bakır bakraçlardaki ayranlar aslında. Yemek sonrası çektiğimiz fotoğraflara bakıp üzerlerinde konuşmak için buluşuyoruz ve bu iş saatler sürüyor. Bir de ateşim çıkınca akşamı erken noktalıyorum.

Sabah erkenden Deyrül Zafaran manastırındayız. Mardin’in 7 kilometre dışındaki bu kilise, Süryanilere ait. Pazar günlerini burada geçiren birçok aile var. Sabah ayine katılıyorlar, sonra hep beraber yemekler yapılıp yeniyor. Gençlerden bazıları kilise içinde ilahi söylüyor, çocuklar da avluda koşuyorlar ve bana yakalanıyorlar. Birinin adı Daniel diğeri de Samuel. Garip geliyor tabi gayr-ı Müslim kavramı aklımda daha çok yurtdışı ya da İstanbul’da Levantenlerle ilişkili olduğundan, güneydoğunun bir köyünde farklı bir din ve geleneğ, sürdüren ve ona sıkıca bağlı insanları görmek ilginç oluyor, mutlu oluyorum bu zenginlikten.

Vakit olmadığından Hasankeyf’e de gidemiyoruz. Üzülüyorum ama yapacak bir şey yok. Çaresiz şehre dönüp son 2 saati değerlendirmek için yürüyoruz ara sokaklarda. Küçük bir sabuncu dükkanına rastlıyoruz. Prens Charles bile sabun almış buradan. Saç dökülmesine, cilt kuruluğuna ve akneye iyi gelen 3 çeşit sabun imal ediyor bir aile burada. Dükkanın sahibi Mehmet Dede sadece tanesi 1 YTL’den satıyor bunları. (Geldiğimden beri kullanıyorum saç için olanı, süper).

Artuklu Kervansarayı’nın önünden geçerken giriveriyoruz içeri. Buradaki görevlilerden biri alıp bizi yarım saate yakın gezdiriyor. Bu kervansaray sadece birkaç yıldır faaliyette. Tarihi eser statüsünde olduğu için gelenlere de böyle bir hizmet verip gezdiriyorlar. Odaları 5 yıldız kıvamında. İçinde çeşit türlü dehlizler var. Hala kazılar yapılıyor bazı yerlerinde ve gizli odalar bulunuyor. Kalmak için pahalı olsa da görülmesi gereken bir mekan…

Zaman çabuk geçiyor ve gitme vakti geliyor. Hasta, yarım kalmış ve buruk biçimde Siirt’e doğru düşüyorum yola…

Mardin Fotoğrafları