Showing posts with label günlük hayat. Show all posts
Showing posts with label günlük hayat. Show all posts

Friday, December 04, 2009

Yeni Yerlerde ve Yeni Zamanlarda Yeniden Başlamak, Yeniden Yazmak

Fark ettim ki ne zamandır yazmıyorum bloguma. Farkındaydım da erteliyordum hep. Sanki çok büyük birşeyler olması gerekiyormuş gibi yazmak için ya da doğru zamanı bekleme... Bahaneler...Ertelemeler... Zaman geçiyor, hem de çok hızlı. En son Şubat'ta yazmışım. O zamandan bu zamana köprünün altından çok sular aktı.

Yüksek lisans tezimi sonunda bitirdim: Resmi Söylemden Kültürel Kimliğe: Türkiye'de Seküler Milliyetçilik.

Çok uğraştım, bir saha araştırması, bazı kısımları çok keyifli ama çoğu zaman özellikle disiplin gerektiren okuma, not alma, referans gösterme kısımları işkenceydi. Çok yoruldum. Ama sonunda güzel bir çalışma oldu bence, içime sindi.

Bu iş bittikten sonra, epeyce hayalini kurduğum kurumsuz, sorumluluksuz zaman dilimine yaklaştım ama ne yapacağımı bilemedim. Biraz gezdim, biraz dinlendim, biraz eğlendim, ne yapmak istediğimi düşündüm. Bir yandan da her okul bitiren sudan çıkmış Türk genci gibi sağa sola CV göndermeye başladım, bazıları beni kabul etse de gitmeyeceğimi bile bile...

Asıl istediğim birkaç ay Asya’ya gitmek, önce kafayı dağıtmak, sadece Türkiye'de değil dünyada da yaşadığımı fark edip tadına varmak, sonra da kafayı toparlayıp uzun vadeli bir hayat planı yapmaktı. Bu kadar uzun süreli ve kapsamlı bir seyahat için yeterince param olmadığından bu planı erteledim. Allah'ın sevgili kuluyum ki karşıma ucuz bir bilet çıktı yine de, Ceren'ciğimle atlayıp Çin'e gittik 10 gün Mayıs'ta, inanılmaz güzel geçti. Çin beni çok şaşırttı. Döndüm ve yazmadım, zaten İran'ı da yazmamıştım, sonra Suriye'yi şimdi Hırvatistan'ı da yazmadım. Ayıp bana, çok ayıp...

Döndüm, yine İstanbul. Artık doyduğum ve bıktığım İstanbul. 4 güzel sene geçirdim. Amerika'dan döndükten sonra hiç aklımda olmayan bir şekilde harika insanlarla tanıştım, hayatımda yepyeni pencereler açıldı. Aile, arkadaşlar, konferanslar, festivaller, konserler, akademi, müthiş dinamik Türkiye gündemi, dolu dolu geçti, ama yetti. Miyadını doldurdu. En azından bu dönemde artık bu şehirden öğrenecek birşeyim kalmadığını düşünmeye ya da başka yerlerde öğreneceklerimin/ yaşayacaklarımın daha değerli olduğuna inanmaya başladım. Gitmeye karar verdim.

reliefweb.com üzerinden gönüllü ya da maaşlı çok iş aradım. Malesef İngilizce'den başka bir dil bilmediğim için ve insani işlerde uzun süreli deneyimim olmadığı için çoğuna başvuramadım bile. Üzüldüm, çünkü en çok istediğim şeydi bu. Bir şekilde insan ve yardım odaklı bir işte çalışıp, uzaklarda yaşamak...

Umudumu kaybetmedim ama bir yandan Türkiye'de de işlere başvuruyordum. Bir tanesi Bodrum'da çok lüks bir butik sanat otelinde çocuk kulübü müdürlüğüydü, otelde kalacaktım, haftada bir gün iznim olacaktı ve işim günde 3-10 çocuğu eğlendirmekti. Süratle kabul ettim ve iki gün içinde atlayıp gittim, daha önce tü kaka diyip (günübirlik bir defa hariç) hiç gitmediğim Bodrum'da 2.5 ay geçirdim. Çok ilginç insanlarla tanıştım, turizm işini öğrenmeye başladım, denizin dibinde yaşamanın güzelliğini keşfettim, dolu dolu geçti zaman. Az acı, bol tatlı zamanlar...

Paramı biriktirdim. Planımı yaptım. Amerika'ya gidecektim. 4 senedir özlediğim herkesi görecektim. Hazırlandım, vizemi almak için Ankara'ya gittim. Tam da o gün daha önce başvurduğum ama Bodrum'daki işi kabul ettiğim için yazın beni aradıklarında gidemediğim bir iş- psikolog olarak mültecilerle çalışma- tekrar karşıma çıktı. Amerikan Elçiliği'nin pek yakınında bulunan Sığınmacılarla ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği'ne gittim. "Antep, hemen şimdi!” dediler. Tam vize randevumdan 1 saat önce! Kafam allak bullak gittim, 10 yıllık vizemi aldım, bir de derin nefes aldım, birkaç gün müsaade istedim düşünmek için, izin de istedim Amerika için ama olmadı.

O birkaç gün aradan geçti, ben Amerika'dan vazgeçtim, onlar da beni kabul etti, valizi toplayıp Antep'e attım kendimi.

Ankara'dan otobüsle gelirken, yanağım cama yapışmış, uyandım. Bir kişiyi bile tanımadığım bu şehirde, kim bilir neler yaşayacaktım. Gaziantep tabelasını gördüğüm ilk an ürperdim: Bu kez gezmeye değil yaşamaya geliyordum! Sevdiklerimin çoğunun bulunduğu İstanbul’dan 1300 kilometre uzakta! Bir derin nefes daha aldım, kocamanlar kocamanı valizimi sürükleye sürükleye işyerime geldim. Sonra tesadüfler birbirini kovaladı, yine güzel insanlar sayesinde birkaç saat içinde geçici kalacak yer ve kalıcı ev buldum.

Yeni bir dönem başlamıştı. Beklenti düzeyim düşüktü. Adanmış bir şekilde mültecilerle çalışmak için gelmiştim. Öğrenecek, yapacak çok şey vardı ve ben hazırdım. Yıllardır ilgilendiğim Ortadoğu ve mülteci konusuyla ilgili yazmak ve fotoğraf çekmek değil de çalışmak ve bir işe yaramak çok anlamlı geliyordu. İnsanlarla ve hikayeleriyle tanışmaya başladım: Afganistan’dan, Irak’tan, Filistin’den ve daha 24 ülkeden insanlar.

Kendi ülkelerinde doktorken, ressamken birden bire ellerinde olmayan sebeplerden, savaşlardan dolayı ülkelerini terk etmek zorunda kalmaları, sevdiklerini kaybetmeleri, üstüne üstlük burada çok uzun süre çeşit türlü sorunla karşı karşıya kalmaları, hayatta kalma mücadeleleri çok iç burkucuydu. Bir yandan moralimi yüksek tutmaya çalışırken bir yandan da arada dayanamayıp açıyordum çeşmeleri kendi kendime kaldığımda.

Evime yerleştim, seyahat için biriktirdiğim bütün paralarımı eve harcadım, ilk defa kendime ait bir evim olduğu için, anlamlı bulduğum bir işi yaptığım için, yeni bir şehirde yaşadığım için çok heyecanlıydım.

Can arkadaşlarım da beni yalnız bırakmadılar. Akın akın gelip ziyaret ettiler beni burada sağolsunlar. Burada da yeni can arkadaşlar edindim. Herşey yavaş yavaş rayına oturmaya başladı. Dolu dolu 10 hafta geride kaldı.

Sonbahar gelemeden kış geldi Antep’e. Islak ve karanlık. Yazacak vakit olacak, umarım ilham da olur ve hem uzun zamandır ertelediğim seyahat yazılarımı hem burada yaşamanın nasıl bir şey olduğunu hem de çoğumuzun pek bilmediği mülteci konusunu derinlemesine anlatabilirim…

Bakalım daha neler göreceğiz bu hayatta...

Friday, October 10, 2008

Toplu Taşımadaki Kendini Bilmezlere Had Bildirme Yöntemleri

Oldum olası devlet dairelerinde işini iyi yapmayan insanlara, saygısız konuşanlara, "sen" diye hitap edenlere, fena halde sinir olurum. Bu durumlarla karşılaşınca, şikayet etme değil durum düzeltme odaklı bir mizaca sahip olduğumdan çileden çıkarım, durum da genelde düzelmez. Amire şikayet etsen memuru korur, memura sövsen o sana geri söver, işin yarım kalır diye birşey söyleyemezsin bazen. Çoğu zaman işim hallolduktan sonra çatır çatır söylerim ben hatalarını...

Aynı durumlar özel sektörde olduğu zaman tamamen çileden çıkarım, kabul edilemez bir durum olur bu. O adam sürekli büyümek, kendini geliştirmek müşteri hizmet kalitesi vs. için oradaysa benim için hata yapma kredisi yoktur. İnsan olması ve benim insani değerlere olan sempatim, hataya sadece biraz daha geç tepki vermeme sebep olabilir.

Sıradan insanların yaptıkları haksızlıkları olmasa da sorumsuzlukları ve kabalıkları biraz daha kabul edebilirim. Hayatlarında maruz kaldıkları bir sürü saçmalığı düşünüp, yere tükürmelerine, yer vermemelerine, yüksek sesle konuşmalarına, küfür etmelerine çoğu zaman alınmam, müdahale ihtiyacı da hissetmem. Zaten bir de bunları taksam İstanbul yaşanmaz, dışarıda olduğum sürece acı çekilen bir yer olur benim için. O insanlara kızmak yerine neden öyle davrandıklarını analiz etmeye çalışarak geçiririm vaktimi.

Ev, iş, okul, arkadaş evlerinin hepsinin farklı semtlerle bulunması sebebiyle çeşit türlü toplu taşıma aracıyla devamlı hareket halindeyim. Kadıköy, Koşuyolu, Beylikdüzü, Cihangir, Bostancı, Taksim, Ataköy, Eyüp, Dolapdere, Mecidiyeköy, Üsküdar, Aksaray arası gidip gelirken, tren, otobüs, metrobüs, tünel, vapur, taka, minibüs, dolmuş, tramvay, metro olmak üzere neredeyse mevcut tüm toplu taşıma araçlarına biniyorum. Bunlardan cep telefonu kullanmanın yasak olduğu araçlar geçtiğimiz günlerde 4 gün önce cep telefonu kullanımına bağlı fren kitlenmesi ve ondan birkaç ay önce de cep telefonu kullanımına bağlı direksiyon kitlenmesi ve ikisinin sonucunda da kazalar ve ölümler yaşandı.

Önceden gördüğümde ses etmediğim bu olay bugün yine cereyan etti. Merter'den metrobüse binen 20-25 yaşlarındaki bıçkın delikanlı muhtemelen kız arkadaşıyla "titriyor musun canım, neden, kikiki, cimnastik mi yaptın, kikiki" şeklinde son derece gereksiz bir muhabbet yapıyordu. Zaten cuma akşamı iş çıkışı saatte tıklım tıkış otobüste bir ani frende herkes birbirinin üzerine düşüyor, zaten daha yeni bir kaza daha olmuş, bu çocuk da hiç gocunmadan herkesin duyabileceği bir yükseklikte bu gerizekalı muhabbeti yapıyor. Eğilerek "Geçenlerde biri otobüste cep telefonuyla konuştuğu için kaza olmuş, birisi ölmüş" dedim sessizce. Ters ters bakıp devam etti konuşmaya "ee canım, yok yok ya sen devam et, dün n'aaptın, hmm" dedi aynen. "Kapatın diye söyledim" dedim. "Anladık" dedi, yine devam etti. Sinirlendim ama artık deneyim kazandığım için gayet sakin bir şekilde ortalama 100 kişinin olduğu otobüste yüksek sesle "Bu kişi cep telefonuyla konuşarak hayatımızı tehlikeye atıyor, geçen hafta bu yüzden bir kaza oldu, söyledim ama kapatmıyor" dedim. İnsanlar da çocuk da neye uğradıklarını şaşırdılar. Birileri homurdanıp kapat falan dedi, topu başkalarına atıp onları harekete geçirince mecburen kapadı çocuk telefonu.

Bu sırada insanlar aralarında tartışmaya başladı:"gerçekten konuşmak etkiler mi otobüsü, açık dursa da zararlı mı, ama şoförünkü de açık duruyor, açık olsun konuşulmasın, hayır açık da olmasın" başlıklarında epey muhabbet döndü. Onları harekete geçirdiğim ve sorgulattığım için mutlu, yanımda bana dik dik bakan çocuğun yanında gözlerim ileride, çok ileride gitmeye devam ettim.

Çocuk bana çok fena gıcık olmuştu. Karizmasını darmaduman etmiştim. İntikam almalıydı benden, bir hır daha çıkarıp, kamusal alanda alt etmeliydi beni. Cep telefonunu çıkarıp mesaj yazmaya ya da oyun oynamaya başladı. Belki de sadece tuşlara basıyordu, ben laf edeyim o da açık olunca birşey olmaz desin diye. Banane! Ben amacıma ulaşmıştım, artık benim birşey söylememe gerek yoktu, başkaları müdahale edecek kıvama gelmişti. Sinirlenmedim hiç. Baktı olmuyor, cebine koydu cep telefonunu. Bu sırada son durağa 3 durak kalmıştı ve ben bir anda uyandım. Bu çocuk bana fena gıcıktı ve bir laf sokmadan, bir tekme koymadan gitmeyecekti. Bakışlar devam etti ama sesini çıkaramıyordu. Son durağa yaklaşırken yakalarını yukarı kaldırdı, burnunu çekti sinirli sinirli. O an aklımdan küfürler, kalbimden dualar hücum etti her yerime. İnince ne yapacaktı bana? Nasıl karşılık verebilirdim? Bir bıçak saplayıp kaçsa, o kalabalıkta sıvışır gider, olan bana olur İran'a gidemem, yanımda sert birşey de yok, en sert şey eti form suntaları. Nasıl önleyebilirim diye düşünürken artık son durağa geldik ve ben birden çocuğa dönüp "inince bana herhangi birşey yaparsan avazım çıktığı kadar bağırırım" dedim. Tabii herkes çocuğa ve bana baktı dönüp, eşgallerimiz tespit edildi olay öncesi. Çocuk muhtemelen birşey planladığından şaşırmak yerine "yaparsak bağırırsın" dedi, şaşırmadı, kızmadı bile.

Otobüs durdu, çocuk benim inmemi beklerken, kendisine sürdüğüm kara lekenin sebebini bilmeyen yeni yolculardan biri "hadi kardeşim in bakalım" diye indirdi çocuğu aşağı. Ben de indim, kimseye ilişmedim, yolculardan biri yanıma gelip, "sen de abarttın, tecavüzcü sandı herkes çocuğu" dedi. Bunu hiç düşünmemiştim. O da böyle düşündüyse muhtemelen kudurmuş olmalıydı. Ben otobüsten inince o yürümeyip benim ilerlememi bekledi, ben de 3.5 atarak ama hiç çaktırmadan bir sonraki otobüse bineceğim durağa yürümeye başladım. Arkama dönüp bakamıyordum, otobüs gelmişti, sıranın sonuna geçtiğimde arkamı dönmüş oldum ve çocuğun oraya kadar geldiğini gördüm. Arkada bir yere oturup, heyecanla binip binmeyeceğini izlemeye başladım. Otobüs 10 dakika kadar bekledi ve çocuk binmedi. İnerken yine de baktım acaba otobüste mi diye yoktu, hızlı adımlarla eve geldim.

Sonuçta biraz korktum, biraz eğlendim ve en az 50 kişinin bir daha böyle otobüslerde cep telefonuyla konuşulmasını tekrar sorgulamalarına vesile bir anı üretmiş oldum. O çocuktansa hiç ümidim yok, muhtemelen yarın sabah yine gereksiz hayatındaki gereksiz detayları ondan daha az gereksiz olmayan bir başkasına, başkalarının rahatını bozarak ve güvenliklerini hiçe sayarak yine anlatacaktır. En azından tepki verdikçe, sayılarının çoğalması önlenebilir, belki zamanla nesilleri tükenir...

Sunday, September 14, 2008

İSVEÇ İZLENİMLERİ - 1

Eylül’ün ilk haftasında, bir Kadınlar ve Kültürler arası diyalog toplantısı için İsveç’teydim. Adetim değil, normalde batı ülkelerine olan seyahatlerimi yazmıyorum. Çünkü zaten her şey söylenmiş gibi hissediyorum. Ya da üzerine bir şey söyleyecek kadar heyecanlandırmıyor beni. Önce biraz İsveç, ikinci bölümde 12 ülkeden 22 kişiyle ilginç toplantımızdan notlar.

İsveç gittiğim ilk İskandinav ülkesi. Gider gitmez, havaalanına iner inmez etkiledi beni. Evet belki başka ülkelerdeki gibi burada da trafik yok, şehir harika tasarlanmış, hayat sakin ama daha fazlası var.

Kadın erkek eşitliği herhalde dünyadaki en üst seviyesinde yaşanıyor burada. Kadınların ücretli doğum izin süresi neredeyse iki yıl. Ve bu sürenin en az üç ayını baba kullanmak zorunda, isterse daha fazlasını da kullanabilir. Devlet eliyle babanın da çocuğun bakımında aktif rol alması sağlanıyor. Göteborg sokakları bebek arabalarıyla gezen ya da kafelerde bebekleri kucaklarında muhabbet eden erkeklerle dolu. İsveç başbakanının da bebeği olmak üzereymiş ve o da 3 ay doğum iznine ayrılacakmış.

Görüştüğümüz kadınlardan küçük çocuğu olanlar en geç saat 3’te işten çıkıyorlar. İnsanlar çocuklarını uzun süre kreş ve bakımevlerinde bırakmama konusunda çok bilinçli. (İnsan karşılaştırmadan edemiyor, bizde veliler 5 te de işten çıksa, nasıl olsa anaokulu 7’ye kadar açık olduğu için, 2 saatlik zamanı kendi için kullanıp çocuğu son dakikada alıyor)

Kadınlar, erkeklerin yaptığı, geleneksel olarak erkeklere özgü olduğu düşünülen birçok iş kolunda çalışıyor. Bunlardan bana en ilginç geleni kadın papazlar oldu. Ayrıca 20 yaşında tır şoförleri, gazete genel yayın yönetmenleri, pilotlar da çok.

Evde yemekleri daha çok erkekler yapıyor. Misafir olduğumuz İsveçli ailenin evinde, ev sahibi erkek biryani, İsveç köftesi ve elmalı payı tek başına yapmıştı. Bizim bu duruma şaşırmamıza da çok şaşırdılar.

7 milyonluk ülke nüfusunun 5.5 milyonu İsveç Kilisesi üyesi ama genel olarak seküler sayılabilecek bir ülke. Zira bu insanların %90’ı vaftiz, evlenme ve cenaze işleri dışında hemen hiç kiliseye uğramıyor.

Devlet çalışanların kazancının 1/3’ünü, işverenlerin kazancının yarısını vergi olarak alıyor. Ayrıca %25 katma değer vergisi var alışverişlerde. Hayat pahalı, yaşam standartları çok yüksek, ama materyalizm güçlü görünmüyor. Sosyal devlet ve kapitalizm el ele güzel bir sistem inşa etmişler gibi.

Mesela kaldığımız otelin lobisinde elmalar, meyve suları, kahveler var, bütün gün serbest atıştırmak. Daha önce görmemiştim böyle bir durum, oteller maksimum kara odaklanmazlar mı? Belki de hostel ruhuyla otel lüksünü birleştirmişler.

İnsanlar sade ve şık giyiniyor, canlı renkler yok, işlemeler, çiçekler, tokalar yok, sade renkler sade tasarımlar ve bence muhafazakar bir giyim tarzı. Şöyle yordum kadınlar için biraz: Zaten erkeklerin olduğu her alanda varlar, eşitler, acaba dişiliklerini vurgulamaya ihtiyaç mı duymuyorlar? (Yoksa içleri mi geçmiş?)

Çeşme suyu içiliyor, çok temiz ve lezzetli. Bu yüzden de yeni bir karar alınmış, Göteborg’da pet şişeyle su satışını yasaklıyorlar yakında. Herkes çeşmeden içsin, böyle bir ihtiyaç yok diyerek. (şu an yarım litre su 2.5 euro)

Göteborglular şehirlerinden bahsederken “şurayı şöyle yaptık, bu konuda böyle karar verdik” diye sahiplenerek konuşuyorlar devamlı. Demokrasi kuvvetli, yönetime katılım yüksek. Belediye çalışanlarının tamamına yakını part time çalışıyor (sadece 9 kişi tam zamanlı), kalan zamanlarında kendi mesleklerini icra ediyorlar. Belediye başkanı şehirdeki çoğu insan gibi işine bisikletle gelip gidiyor.

Şehri Hollandalılar inşa etmiş, kanallar ve köprülerle dolu sevimli bir şehir. Ulaşım çok kolay, şehrin her yerine tramway ya da otobüs var.

İsveçli olmak için İsveç’te yaşamak yeter diyorlar. Kısa bir zaman öncesine kadar İsveç’te iki yıl yaşamış olmak vatandaşlık almak için yeterliymiş. Irka ve etnisiteye gönderme yok, toprağı kutsallaştırma yok, “şansımıza burası denk gelmiş, belki de yarın başka yerde yaşarız, kimbilir?” diyorlar. Hiç mi milli duygu yok canım deyince de milli maçları örnek veriyorlar.

Afrika’dan ve Ortadoğu’dan çok göçmen var. Vatandaşlık kolay alınıyor fakat göçmenler entegrasyona direniyorlar. Eğitim üniversite dahil ücretsiz ve kaliteli olduğu halde üniversiteye gitmiyor çoğu. Lise sonrası meslek eğitimlerine de katılmıyor. Almancı usulü evlenip bir sürü çocuk sahibi olarak, çocuk parası alıyorlar. Boşanıp ayrı eve taşınan ve devletten daha çok para almaya çalışan çiftler de mevcut. Ve bu insanlar, buraya gelip kendilerine sunulan bütün fırsatları tepip, akılları sıra devletin açık noktalarını yakalayıp tembel tembel yaşıyorlar. Mahallelerinde kahveler var bütün gün boş boş oturdukları. Üstüne üstlük de bunlar kafir gavur diye sürekli sövüyorlar İsveçlilere. (Bunları bana orada 43 yıldır yaşayan bir Türk anlattı, İsveçliler göçmenler hakkında kötü bir laf etmediler, bu ne olgunluk?)

Her yıl üniversitelerdeki bölümlerin puanları 4 yıl sonra gerekecek olan iş grupları, istihdam istatistiklerine göre hesaplanıyor. Her alanda yeteri kadar uzman yetiştirilmeye çalışılıyor. Üniversite son sene çoğunda stajlarla dolu geçiyor. 20 sene öncesine kıyasla daha az insan üniversiteye gidiyor çünkü daha kısa süren meslek eğitimleri de, maddi olarak tatmin edici koşullar sunuyor.

Liberalizm sanki bir ideoloji değil de içselleştirilmiş bir değer gibi burada. İnsanlar hem açık görüşlü hem saygılı hem de mütevazı.

Şehirde bir tek dini kitaplar satan kitapçı var ve adı DIN BOK. (din=din, bok=kitap)


Kilise tarih boyunca güçlü bir kurum olmuş, hala birçok alt kuruluşu, arazileri var. İnsanlar kilise üyeliği için de yıllık aidat ödüyorlar. Çoğu sadece iyi bir cenaze töreni istiyor kiliseden. Şimdilerde belediyeler de sivil cenaze hizmetleri düzenlemeye başlamış, böylece kilise üyeliğinden ayrılanlar artmış.

Kalp krizleri için ve hayvanlar için özel ambulanslar var.

Sosyonomi bilimi yaygın bir anlayış olarak kullanılıyor sistemde. Yani toplumsal olayların insan psikolojisine yön vermekten ziyade insanların sistemi değiştirdiği önermesine dayanıyor. Bireye öncelik var, temellik var. Belki de bu yüzden sistem sürekli değişen şartlara kendini adapte ediyor, yeniliyor.

İsveç hala kron kullanıyor. Yakın zamanda da Euro’ya geçmeyi düşünmüyor. Çünkü her konuda olduğu gibi burada da bireyin faydasını öne koyuyor. Euro kapital için iyi fakat insanlar için kötü.

1967’ye kadar trafik soldan akıyormuş, sonra bir gecede değiştirilip sağa alınmış.

Homoseksüeller, transeksüeller gibi marjinal gruplar ailelerinden ya da yaşadıkları topluluklar tarafından tehdit, ayrımcılık gibi davranışlara maruz kalırsa, valilikler kimlik değiştirmelerine, ev ve iş bulmalarına yardım ediyor. Aynı şekilde namus davalarında da diğer İskandinav ülkeleriyle işbirliği halinde kişiye yeni bir hayat kurması için yardım ediliyor. Fakat şimdilerde bir adım öteye gidip, namus davalarını önlemenin bir yolunu aramaya başlamışlar. Bu noktada da çelişkiler çok çünkü insanların kültürlerine müdahale etmeme üzerine kurulu bir sistemde nasıl bir ayırt edici kriter kullanacakları belirsiz.

Şehir içinde hayat engellilere uygun inşa edilmiş genel olarak. Bunun yanında son gün gittiğimiz Groto adasının büyük bölümü tamamen engellilere özel inşa edilmiş. Restoranlar, yürüyüş alanları, tuvaletler, iskeleler vs.

Nasıl olmuş da bu insanlar bu kadar ilerlemiş, en güzeli de ilerlemenin teknolojiden bağımsız olabileceğini kanıtlamış? Bence 200 yıldır hiçbir savaşa katılmamış olmalarının etkileri büyük. Herkes birbirini çatır çatır öldürürken, onlar üretim yapmışlar. Konuştuğum birkaç İsveçli savaşa katılmamış olmamakla övünmüyor da müdahale etmedikleri için kendilerine ödlek diyorlar.


*İsveç’e gitmeden iki gün önce bir dolaptan düşüp hem dolabı hem makinemi kırdım hem de omzumu incittim. Bu yüzden fotoğraf çekme konusunda çok isteksizdim İsveç’te, pek de fırsat olmadı :(

Saturday, October 27, 2007

İki Gün

Dün sabah, geçen sene Amman’daki evinde beni bir hafta misafir eden, prensle tanıştıran, dünya tatlısı emekli büyükelçi arkadaşım Hassan Abu Nimah geldi İstanbul’a. Koşa koşa aldım kendisini havaalanından. 6 yaşında çocuklar gibi bıdı bıdı anlattık birbirimize geçen sene içinde yaptıklarımızı. Kapalıçarşıya gittik, acı birer Türk kahvesi içip, nazar boncukçularıyla pazarlık yaptık. Antikacılara gittik, elmasları pırlantaları inceledik, o da benim gibi bir “window shopper”mış meğer. (Artık her sözcüğün Türkçe karşılığını bulma konusunda kasmamaya karar verdim. O kavramı ya da aracı adam ürettiyse saygı duyuyorum, biz de direk üretelim onlar da direk kullansın). Sahaflara gittik, İstanbul Üniversitesi’nin önünden geçtik, neden içine girilemediğini ve neden önünde 8 milyon polis beklediğini mantıklı bir Türk gencine yakışır biçimde açıkladım.

Yollardaki bayrak çılgınlığını da açıkladım. Bizim kanımızın asil olduğunu, aslında Kürt diye bir millet olmadığını, onların dağ Türkü olduğunu, sınır ötesi operasyonun süper bir eylem olduğunu hepsini bir kerede öldürüp, bu terör işini şıp diye bitirivereceğimizi anlattım. Kafası karıştı, olur öyle dedim, devam ettik.

Abu Ali’nin (soyadı Abu Nimah ama oğlunun adı Ali olduğu için ve Araplarda filancanın babası diye çağrılmak en makbul yol olduğundan ben de öyle söylemeye başladım) uykusu gelince oteline götürdüm. Tekrar alıp yemeğe götürmek için 4 saatim vardı. Taksim’e mi gitsem, vapurla mı gezsem, bir daha bu günler gelmez, çalışmaya başlayınca gün ışığı göremeyeceksin diye kendimi gaza getirirken Topkapı sarayının önünden geçtiğimi fark ettim. Ani bir manevrayla dalıverdim içeri. Bir de elektronik rehber çıkarmışlar, ondan da aldım. Görevli direk Türkçe’yi seçti, zaten makine algılıyormuş ırkına göre dedi, algılar dedim.

19 senedir gitmemiştim, kendi kendime nefis bir havada, yüzeysel de olsa bir rehber eşliğinde Harem’i gezdim. Cariyelerdeki hiyerarşi sistemine ve rekabete şaşırdım. “Kadınefendi” kavramını öğrendim. Oradan koşup Padişah portreleri odasına gittim. Hepsi birbirine benziyordu. 40-50 yaşlarında yay kaşlı, koca göbekli, kavuklu ve çok sakin efendilerdi. Soldan sağa ilerledikçe kıyafetleri azaldı, kavuk yerine fes geldi, vücutları çelimsizleşti, ifadeleri gerileme devrinin hüznüyle doldu. Onlar çökünce ben de Enderun’a gittim, ne okuyorlarmış acaba dedim ama yokmuş kütüphanedeki kitapların hiçbiri. Rehber de perdelerden, halılardan bahsetti, sıkıldım. Hazineye gittim, herkes kaşıkçı elmasının başında toplanmış, hayran hayran, rezil rezil bakıyordu. Aynı tas aynı hamam dedim, kitapların olduğu bir bölüm aradım bulamadım, yatak odaları aradım bulamadım. Avlularını gezdim serin serin, lisede Kemal Kara tarafından öğrendiğim safsataları düşündüm, hayal etmeye çalıştım, pek olmadı. Göktürkler ve Uygurlar baskın çıkıp yıktı hayallerimi.

Manzara olan bölüme gittim. Konyalı diye bir lokanta varmış, yok kardeşler kebap salonu dedim. Manzaranın önündeki minik camiye girmek istedim, görevliye sordum, aslında sadece namaz için ama girin dedi. Girdim. O da girdi. Kuran okumaya başladı. Ertuğrul Özkök ve saz arkadaşları görmesin, görev başında şeriat hazırlığı yapmaktan madara ederler seni demek istedim, diyemedim.

Mutfak bölümüne gittim, kapanıyordu ama iyi kalpli görevliler izin verdi gezmeme, koşar adım hepsi birbirine benzeyen 100 çin çanağı 10 tencere, 5 cezve bir sürü de çatal kaşık görüp kaçtım.

Rehberi verip çıktım saraydan 3 saatin sonunda. Kalan 1 saatimi geçirmek için Cankurtaran’da bir çay bahçesine gittim. Oturup motorun şarj sistemi, ön düzen, şanzuman bölümlerini çalışmaya başladım. Garson gelip de ne içersin demedi, ben de vardır bir hikmet deyip istemedim, uslu uslu dersimi çalıştım.

Abu Ali ve 50 yıllık kankası Dr. Kemal’le Şehzade Mehmet Paşa diye bir yere yemeğe gittik. Bu Mimar Sinan da yememiş içmemiş sürekli bir yerler inşa etmiş dedim. Eski medrese yeni depresif restoranda kebap yedik. İkisi de Filistinli olan tatlı ihtiyarlara hayatlarını anlattırdım. Filistin’den Kuveyt’e kaçışlarını, Kuveyt’ten Ürdün’e geçişlerini, bir hayat süresince nasıl 3 kez mülteci olduklarını, her gittikleri ülkede bir kere daha işgale uğradıklarını, ağaçların altında kaldıklarını anlattılar aylarca. Bizim de 13 askerimiz öldü dedim, hatta 30 bile olabilirmiş. Savaşı anlattılar, kaybedecek bir şeyimiz yoktu dediler, biri diplomat oluşunu diğeri avukat oluşunu anlattı her şeye rağmen. Yıllar sonra biri büyükelçi sıfatıyla anlatacaktı derdini, diğeri de barış görüşmelerinde müzakereci olacaktı. Biz de dedim Türk bayrağı asıyoruz, biz hepimiz Mehmediz hepimiz Türk’üz dedim.

Filistinliler ne ilginç arkadaş, her gördüğümde umut doluyorum dedim, uyudum. Uyandım, İstanbul Üniversitesi’ne gittim. Bir toplantıya katılacağım için izin verdiler girmeme. Heyecanla yürüdüm bahçesinde. Aydın öğrencilerini ve vatansever hocalarını gördüm, bayrakları hazır bekliyorlardı. Sonra Kenan Doğulu söyledi, onlar coştu, şehitler ölmez vatan bölünmez dediler. Bayrak salladılar, marş söylediler, dağıldılar. Toplantı girişinde İsrail başkonsolosuyla selamlaştım. Gördüğüm en nur yüzlü İsrailli’ydi. Hayat ne garip dedim, akşam Filistinliler, sabah İsrailliler. Osmanlı Hukuku’nun Modern İsrail Hukuku’na etkilerini dinledim. Halen Ortadoğu’da birçok ülkenin Osmanlı hukuku uyguladığını öğrenince şaşırdım. Ertuğrul Özkök’e telefon edip bizi bu konuda aydınlatmadığı için kırıldığımı söylemeye karar verdim.

Ben Gurion’la Atatürk arasındaki benzerlikleri dinledim. Ben Gurion’un Nevizade’de oturup, İstanbul Hukuk’ta okuduğunu öğrendim. İkisi de 20’li yaşlardayken İstanbul’da aynı ailelerle ahbaplık ettiklerini, muhtemelen tanıştıklarını, Ben Gurion’un Atatürk’ten çok etkilendiğini anladım. İsrail ve Türkiye’nin azınlıklar ve milliyetçilik ve militarizm ve içe kapalılık ve seçilmiş kavimlik konularında ne kadar benzediğini düşündüm. İki ülkeyi de kuran bu iki insanın TIME’da kapak olmuş gençlik fotoğraflarını gördüm. Saat geç oldu, çıktım. Dayanamayıp dişçime son paramla Sahaflar’da gördüğüm bir minyatür çalışması aldım. 120 senelik bir Arapça kitabın bir nadide sayfası üzerinde kocaman bir diş ve dişin içinde yılanlar ve insanları buldum. Dişin içinde kimbilir ne günahlar işleniyor ki o diş çürüyor dedim. Çerçeveletip çantama koydum, Dolapdere’ye koştum.

Bu kilolar artık gitmeli dedim, spor salonuna gittim, 210 kalori yaktım. Aycan’la buluşup yemek yedim, kalorileri geri aldım. Servisi yakalayıp Santral’e gittim. Saime Tuğrul’un Kutsal Kurban Modernite dersini dinledim. İnsanların kimleri neden kurban ettiğini, bunlara nasıl kutsallık atfettiklerini düşündüm. Eski Ahit’i incelerken heyecanlandım, dinler tarihi okumak istedim. Dersten çıkıp hep beraber Taksim’e giderken arabada mutlu oldum. Aynı dili konuşabildiğim arkadaşlarıma ve hocama baktım, iyi ki de gelmişim Bilgi’ye dedim. Koşarak Taksim Hill’e girdim. Marksistlere bir şans daha vermeliydim.

Yerin 3 at altındaki salonda ırkçılık ve milliyetçilik konuşulurken daraldım. Ulusçuluğa karşı çıkarken sınıfçılığı savunmalarını zaten hiç anlayamadım.

Otobüste biraz daha motor çalıştım. Fren ve soğutma sistemlerini bitirdim. Gelince Facebook’tan arkadaşlarımı dürttüm. Babama artık rejime başlaması ve ülkesini sevmesi gerektiğini, askere gitmediğini Ertuğrul Özkök duyarsa bunun hiçbirimiz için iyi olmayacağını söyledim.

Yine gece oldu. Yine uyku geldi. Sabah da ehliyet sınavı vardı.

Gittim.

Monday, October 08, 2007

Gandhi'nin Evi, Popüler Kültür, Günlük Hayat (2)

Gujarat, Hindistan’daki 29 eyalet içinde en muhafazakar olanı. Alkol yasak. Hindular ağırlıkta olsa da ciddi bir Müslüman nüfus da var. Arada kavgalar var ama genel olarak saygıda kusur etmiyorlar. Dinden ziyade etnisite ve kast kimlik belirlemede daha etkili görünüyor. Müslümanlar Hindulara saygılarından inek yemiyorlar, et yiyen Hindular da Müslümanlara saygılarından domuz yemiyorlar.

Orta sınıf kavramı yok. İnsanlar ya çok zenginler ya da çok fakir. Ortası yok. Mesela inanılmaz geniş ve lüks bir alışveriş merkezi var, 300 dolarlık ayakkabılar satılıyor içinde ve kalabalık içerisi. Kapının önünde de açlıktan güneşin altında bayılmış kadınlar ve çocuklar. Dilenciler sarmış binanın her tarafını. Ben bu durumdan çok rahatsız oluyorum ama iki taraf için de durum çok normal. Afrika’daki fakirlik öfkesi ve saldırganlık burada yok. Onları hem gelişmekten alıkoyan hem de aralarındaki huzuru sağlayan kast sistemi ve reenkarnasyon inancı sayesinde herkes kaderine razı. Tüm yaşam bir test olarak kabul edilmiş. Böylece zenginler gönül rahatlığıyla sefalarını sürebiliyorlar. Fakirler de zengin olarak doğacakları hayatın hayaliyle bir ömrü sefalet içinde geçiriyorlar.

Mecburen çok iyi yerlerde yemek yiyoruz, orta sınıf olmama durumu yemek konusunda da geçerli. Kallavi bir yemek, tatlı ve içecek, asansör müzikli elit bir lokantada adambaşı 8 dolara patlıyor en fazla. İnanılmaz lezzetli çeşit çeşit vejeteryan yemekleri mideye indirip kahveni yudumlarken camdan dışarı bir bakıyorsun ki yine aç insanlar var her yerde. Dışarı çıkınca yediğim burnumdan geliyor. Vicdan azabı içinde, yolun iki yanını doldurmuş o sıcakta ve pislikte uyumaya çalışan insanların arasından hızla eve doğru yol alırken, sorgulamalar yine peşimi bırakmıyor.

Türkiye’de böyle bir fakirlik yok. Bu kadar evsiz, bu kadar sokakta yaşayan insan yok. Yetersiz beslenmeden boyu kısa kalmış, çelimsiz, konuşmaya mecali olmayan insanlar yok. En azından daha azlar ve bu yüzden de daha az göz önündeler. Ve her gün görmedikçe onları, yoklarmış gibi geliyor ve normal yaşayabiliyorum. Hintlilerse her gün onlarla iç içe yaşayabiliyorlar huzur içinde. Ben mi gerçeklerden kaçıyorum, onlar mı, bilmiyorum.

Motor kullanan insanların sayısı epey fazla.Özellikle kadınlar bu ulaşım biçimini çok iyi benimsemişler. Ve punjabileriyle çok şık görünüyorlar motor kullanırken.

Rengarenk ve eğlenceli bir Hindistan beklerken, böyle tezatlarla dolu bir manzarayla karşılaşmak epey sarsıyor beni ama yine de Goa’da eğlenmeye gitmek yerine turist olmayan bir eyalette Hindistan’ın gerçek yüzünü gördüğüm için çok mutluyum. Yemeklere ve kıyafetlere bayılıyorum. Çeşitlilik hayatın her alanına yansımış. Bazıları epey acı ve baharatlı olsa da sebzelerin pişirilişi ve meyvelerle birlikte kullanılışı gayet leziz. Tadına bakıp da beğenmediğim hiçbirşey olmadı. Eti hiç aramadım. Sabah kahvaltısında haşlanmış fasulye, hardal taneleriyle kavrulmuş patates, saç üzerinde pişirilmiş hamur ve mango sosu yemek çok eğlenceli ve sağlıklı. Elimle yemekte biraz zorlansam da, pis yabancı durumuna düşmemek için hemen kıvırıyorum işi.

Gandhiji Ashram

Mehul ve Nilima beni rahat ettirmeyi kendilerine amaç ediniyorlar. Her gün ne yemek istediğimi sorup ona göre dışarı yemeğe götürüyorlar. Yemekleri bana seçtirip, sonra ne yapmak istediğimi soruyorlar. Bu kadar ilgi biraz baskı gibi çöküyor üzerime ama geleneklerin başka hiçbir yerde görmediğim kadar önemli olduğu bu ülkede, kimseyi kırmamak ve kurallara uygun davranmak için azami çaba sarf ediyorum.

Mahatma Gandhi’nin evine gidiyoruz. Sadece burayı görmek için bile değer Ahmedabad’a gelmeye. Böylesine akıllı ve samimi bir insanı daha yakından tanıma şansını bulmak çok heyecan verici. Hayatının son yıllarını bu evde geçiren Gandhi, burayı bir komün yaşam alanına dönüştürmüş. Yaşamak isteyen herkese kapılarını açmışlar ve hepsine birer görev verilmiş. Kendi işlerini yapıp para kazanmak için örgü makineleri yapmışlar. Tüm kararlar demokratik biçimde hep birlikte verilmiş. Gandhi sürekli düşünmüş, yazmış, konuşmuş. O kadar sevilmiş ki dünyanın her yerinde, kendisine gönderilen mektuplara adres yazılmaz olmuş. Sadece Gandhi / Hindistan yazıldığında ulaşıyormuş bu eve mektuplar. Yazık ki Hindistan’ın bağımsızlığını kazandığını göremeden kansız bir milliyetçi tarafından öldürülmüş.

‘ji’ eki bizdeki ‘cim’ ekine karşılık geliyor. Sevilen ve saygı duyulan birinin adının sonuna ekleniyor. Herkes Gandhi’den Gandhiji olarak bahsediyor. Ama insanların yaşam tarzlarına baktığımda Gandhi’yi pek anlayamadıklarını düşünüyorum. Bir çeşit kitsch haline getirilmiş ve her şeye taptıkları gibi ona da tapmaya başlamışlar ama neden taptıklarını unutmuşlar. Gerçekten Gandhi’nin yolunu izlemiş olsalardı bugün durum daha farklı olurdu sanırım.

Popüler Kültür

Televizyonun sesini kapatıp izlerseniz bir Türk televizyonu izlediğinize inanabilirsiniz. Bizdeki dizi furyası ve jürili yarışma şaklabanlıklarının aynıları fazlasıyla burada da mevcut. Televizyondaki insanlar sokaktakilere göre daha açık renkli. Sanki hiç o sefalet yokmuş gibi herkes sürekli dans ediyor. Klipler ve filmler genelde Londra’da çekiliyor. Biraz parası ya da eğitimi olan hemen İngilizce konuşmaya başlıyor günlük hayatta. Kimse Hindi konuşmuyor zaten televizyonda. Hindistan genelinde konuşulan bir dil değil bu. Her eyalet hatta şehir ve köyler kendi dillerini konuşuyorlar. Bir yandan yerellik bir yandan evrensellik derken Hindi arada kaynıyor, bu yüzden İngilizce daha yaygın. Ancak bu durum günlük hayat ve sokaktaki insan için geçerli değil. Çoğu insan sadece kendi yerel dilini konuşuyor.

Televizyonda sürekli 70’li yılların filmleri dönüyor. Konular da müzikler de kalite de aynı Türk filmleri. Belli karakter oyuncuları var mesela, ve kullanılan setler. 52 derecede dışarı çıkmak pek mümkün olmadığından epey Hint filmi izliyoruz evde.

Her ne kadar kadınlar zenginleştiklerinde de yerel kıyafetlerini giymeye devam etseler de, oturuşları, konuşmaları ve tavırlarıyla son derece İngiliz ve Amerikan özentisi olmuşlar. Bu duruma Türkiye’den alışık olduğumdan ilginç gelmiyor aksine rahatsız oluyorum.

İnançlar ve Mabedler

Her köşebaşında, etrafındaki diğer binaların aksine son derece ihtişamlı, ince bir işçiliğin eseri olan tapınaklar ve mabedler var. Dışarıdan çok havalı görünen mabedlerin içinde aynı havayı bulmak zor. Maalesef saygı duyacak kadar anlayamadığım ve bu halde olmalarından sorumlu tuttuğum garip birtakım fil ve maymun tanrılar var. İnsanlar içeri girip onlara tapınıyorlar, bir adama para verip çıkıyorlar. Belki de çok tanrılı dinlere alışık olmadığımdan çok saçma geliyor bana her şeye bu kadar anlam yükleyip sonra aç gezmek ya da aç gezenleri önemsememek.

Mahkelemeler ve Okullar

Mehul Bay, şehre yeni inşa edilen alışveriş merkezine götürerek ülkesinin modernliğini göstermek istiyor bana ama ben tutturuyorum beni Yargıtay binasına götür diye. Pek anlam veremese de bu isteğime gerekli izinleri alarak götürüyor. Bürokrasi bizdekinin sekiz katı daha fazla ve ağır. İçeri girerken defalarca aranıyoruz, belgeler gösteriyoruz. Burada tam 700 avukat ve 32 yargıç görev yapıyor. Hepsi siyah pelerinler giyiyor. İçerisi o kadar sıcak ki, avukatlar boş mahkeme salonlarına girip klimayı çalıştırmışlar, oralarda bekliyorlar. Bir davaya giriyoruz. Neden sonra İngilizce konuştuklarını anlıyorum çünkü hem aksan çok kuvvetli hem de tamamen kalıp hukuksal ifadelerle konuşuyorlar. Yavan, içi boş bir resmiyet, saygı gösterisi var, çok samimiyetsiz görünüyor. Eve döndüğümüzde Nilima bize evlilik fotoğraflarını gösteriyor, çok daha sahici her şey. Kendileri üretmişler, sonradan üzerlerine giydirilmemiş.

Bir aile dostu Rajiv amca komşu bir şehre götürüyor bizi, Nadiad’a. Küçücük bir yer, fakirlik ve sıcaklık aynı. Ve insanlar yine rengarenk. Rajiv’in arkadaşı şehrin özel bir okulunun müdürü. Onu ziyarete gidiyoruz. 200 metrekare genişliğindeki heybetli odası altın kaplama eşyalarla dolu. Türk olduğumu öğrenince hemen kebapları soruyor, kimbilir ne süperdir diyor. Kendi şehrinde et bulamadığından ya da dedikodu olacağından sık sık Delhi’ye gidişinden bahsediyor. Kebap yemek için!

Müdür yardımcısı disiplin timsali bir teyze geliyor içeri. Müdür beni gezdirmesini söylüyor. Sınıflara doğru ilerlerken kadın soğuk bir ciddiyetle okulun ne kadar iyi olduğundan bahsediyor, sonra da sınıflar yerine laboratuarlara götürüyor beni. Oradan spor salonuna ve kütüphaneye. Hindistan’da okulların çoğu özel ama fiyatları da cüzi. İngilizce eğitim veren imkanları iyi bir okulun aylığı 8 dolar civarında. Nihayet promosyon bitiyor ve bir sınıfa giriyoruz. Kadını görünce hepsi asker gibi ayağa kalkıyor: “Good Morning Children”, çocuklar cevap veriyor: “Good Morning Teacher” Son derece otoriter bir tavırla devam ediyor: “Sit Down” Muhtemelen 15 yaşlarındaki 50 kadar öğrenci tedirginlikle yerlerine oturuyorlar. Hepsi üniformalılar. Kızların saçları yanlardan örülmüş, kızlar ve erkekler ayrı ayrı oturuyor. Mahçupça bana bakıyorlar, ben de ne yapacağımı bilmez halde duruyorum başımı öne eğip. Kadın bana yabancı ve beyaz olduğum için saygı gösteriyor ve yukarıda bir yerlere koyuyor: İstediğin gibi takıl” dercesine bakıyor. Kendimi müfettiş gibi hissediyorum. Sınıfta çıt yok. Bir tanesiyle konuşmaya çalışıyorum, utanıyor. “Fotoğraf” diyorum, “fotoğraf çekebilir miyim?” Tabii diyorlar, bu onların da benim de çok hoşumuza gidiyor, birkaç poz çekip çıkıyoruz sınıftan. Sonra ilkokul ve anaokulu sınıflarına da uğruyoruz. Küçücükten alıştırılıyorlar disipline ama bir yandan da inanılmaz bir inanç özgürlüğü var. Üniformaları giyiyorlar ama alınlarına kınalarını da yakıyorlar, başlarına türbanlarını da takıyorlar. Hatta her sabah okula girerken hep birlikte dua ediyorlar andımız niyetine.


Bir sonraki yazı: Şehirler arası Yolculuklar, Gaipten Haberler

Hindistan: Yola Çıkarken (1)

Yıllardır aklımda bir Hindistan fotoğrafı vardı: Renk renk, çeşit çeşit, ahenk içinde dertsiz tasasız yaşayan bir milyar insan. Görmediğim yerler hakkında peşin hükümlere varmanın ne kadar yanlış olduğunu bir kez daha anladım. Şu kalıpyargılar, önyargılar nasıl demirden örülmüşse içimize, karşılaştığımız her yeniliği kabullenmekte sonuna kadar zorluyorlar bizi. Bazen öyle oluyor ki, gördüğünün bildiğine uymadığını fark etsen de, yıllarca inandığın o bilgiyi değiştirmeye sonuna kadar direniyorsun.

Geçen yaz Ankara’da staj yaparken tanıştığım entelektüel ruh eşim Khushbu’nun Hindistan daveti reddedilmeyecek kadar cazibeliydi. Khushbu, Amerika’da doğup büyümüş olmasına rağmen, ailesi değerlerine sıkı sıkıya bağlı Hintlilerdi. Yıllardır gitmediği, gittiğinde de en fazla iki hafta kaldığı ‘memleket’inde bu kez dört ay kalacaktı. Önceden hoş beş ve hasret gidermenin ötesine gitmeyen akrabalık ilişkileri, bu kez birlikte yaşamalarıyla beraber hem derinleşmiş, hem yakınlaşmış, hem de zorlaşmıştı. Bir yanda Amerikan rahatlığı ve yüzeyselliği, diğer yanda Hindistan muhafazakarlığı ve samimiyeti onda ironik biçimde birlikte var olabiliyordu.

10 Haziran 2007’de, Aeroflot havayollarının son derece ucuz, soğuk ve konforsuz uçağıyla Moskova’ya gittim. Normalde 900 dolardan başlayan Delhi uçuşunu 560 dolara mal etmenin bedeli de, dünyanın en sıkıcı havaalanında 11 saat beklemek oldu. İlk birkaç saatimi Murat Belge’nin son derece zeki, çok yönlü, birikimli ve soğukkanlı hayatını anlattığı ‘Bir Hayat’ kitabını okuyarak geçirdikten sonra Rusların soğuk demir koltuklarında uyuyakaldım. Uyandığımda Delhi için son çağrı yapılıyordu. Her yanım tutulmuş, önümdeki Asyalılar’dan izin isteyerek zar zor yetiştim uçağa. 7 saat süren bu uçuşta da yemekler berbattı ve film falan göstermediler. Böylece birkaç saat içinde Murat Belge’yi bitirebildim ve uzun uzun kendimi ve hayatımı sorgulama fırsatı buldum. Son zamanlarda benim için görüşleri önemli olan iki arkadaşımın yazdıklarımı eleştirmeleri, daha doğrusu beni reklamımı yapmakla itham etmeleri fena dokunmuştu. Bir süre blog yazmamaya karar verdim. Sonra büyüyünce ne olacağımı düşünmeye başladım Doktora mı yapmalıydım yoksa dünyayı kurtarmak için çalışmaya mı başlamalıydım? Bir süre daha öğrenip biriktirmek mi, yoksa paylaşmaya ve işe yaramaya başlamak mı? Bilmiyordum… Şu çelişkilerim de olmasa ne kadar verimli bir insan olacaktım. Aslında karar vermeye çalışmak iyiydi. Karşılaştırdıkça farkları görebiliyordu insan, değişime daha açık olabiliyordu. Bir an hiçbir yolculukta yanımdan eksik etmediğim Penguen ilişti gözüme. Hala eğlenebiliyordum bu çizerleri okurken ama onları ve gelişimlerini düşünmekten de kendimi alamıyordum. Yıllardır aynı şeyleri anlatıyorlardı. Statükonun her türlüsü fenaydı. Kafası çalışan adamlar değişmeliydi, ileri gitmeliydi. Ya da geride kalanların elinden tutmalıydı, ama yerinde durmamalıydı. Bu çok ümit kırıcı olurdu.

Türkiye’deki son durumlar da fena halde kafamı kurcalıyordu. Hala darbe tehdidiyle var olmaya çalışan bir ülkenin, etnik kökeniyle kendini tanımlayan vatandaşlarını anlamaya çalışan bir zavallı ferdi olarak endişeliydim. Irak’a askeri müdahele düşüncesi beni çok tedirgin ediyordu. Disiplin, asker, kontrol olgularının içinde yer aldığı her türlü baskıcı ve kısıtlayıcı kavram rahatsız ediciydi. Belki de Hindistan iyi bir deneyim olacaktı. Yüzlerce dilin, dinin, etnik kökenin bu yoksulluk içinde nasıl bir arada yaşayabildiğini görmek, kendi içimde hoşgörüyü sağlamak ve yeni modeller üretebilmek için iyi bir fırsat olabilirdi.

Delhi'ye indikten sonra 1 saatten fazla süren pasaport kuyruğunun ardından, 1.5 saat kadar da bavulumun çıkması sürdü. Tam bitti, kalan 4 saati de bir köşeye kıvrılır beklerim diye içimden geçirirken, iç hatlar terminalinin 15 kilometre uzakta olduğunu öğrendim. 20 saattir yollarda olmanın verdiği yorgunlukla kendimi zar zor dışarı atıp servis aramaya başladım. Sabahın 4’ünde hava 46 dereceydi. Burma’dan ve Nepal’den kader ortaklığı ettiğim arkadaşlarla birlikte 1 saat de orada bekledik. Sonra o gerçeküstü servis aracı geldi. Necla Nazır ve Tarık Akan’ın şemsiye kovaladığı filmdeki otobüsten yirmisekiz kat daha köhne olan bu otobüste 30 kişilik yer vardı ve biz 60 kişi olarak istif edildik. Yarısı kucağıma oturan 70’lik teyzeye sesimi çıkaramadım. Klima da yoktu, ‘Amanin dostlar’ çığlığı atmama ramak kala otobüs hareket etti de içeri biraz ılık rüzgar girebildi. İç Hatlar terminaline girdiğimizde, benden çok daha zor durumda insanlar gördüm. Belki yüz- yüz elli kişi sokaklarda öylece uyuyordu. Kimi bir şilte atmış, kimi onu da bulamamış. Yanlarında sıcaktan bir kenara yığılmış inekler, köpekler, kediler, hiçbirinin takati kalmamış. Acaip olan ise yoksunluk-saldırganlık kuramının burada işlemiyor olması. Ben sıcaktan, sıkışıklıktan hemen darlanıp, sinirlenirken, onlar sabır taşı misali bekliyorlar. Şikayet etmeden. Kendi de aynı durumu yaşadığından belki de, karşısındakini çok iyi anlayabiliyor, yoksa et yemediklerinden mi?

3 saat daha beklerken çok susuzdum. Para değiştirecek yer de olmadığından ve kredi kartım olmadığından su alamadım. Dudaklarım Forest Gump’taki Bubba’ya dönmüş, gözlerimde kibrit çöpleri ile beklemeye devam ettim. Sonunda İngiltere’nin EasyJet’inin Hindistan versiyonu olan SpiceJet havayolları ile Ahmedabad’a vardım. Saat sabah 8’de 29 saatin sonunda son durağa ulaştmıştım. Bu kez bavulum hemen geldi ve beni karşılamaya gelen Khushbu ve kuzeni Mehul’un yanlarına gittim.

Hinduizm ve Aile

Arabaya bindiğimizde yine çocuk gibi heyecanlıyım. İlk defa kendi şehrimin dışına çıkmış gibi inceliyorum etrafı. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen yollar insanlarla dolu. Kadın erkek, çoluk çocuk işe gidiyorlar, güneş tepelerinde. Sokaklar panayır yeri gibi, alanlar satanlar, korna sesleri, motor sesleri, ağlayan çocuklar, hepsi birbirine karışmış. Trafik dehşet verici derecede yoğun ve kuralsız. Bir ara dayanamayıp gözlerimi kapıyorum, bu insanlar ışıksız, sinyalsiz, kavşaksız nasıl beceriyorlar bu işi? Tüm kamyonların arkasında ‘Horn Please’ yazıyor. Tek bir duyu organına güvenmeyip, hem göze hem kulağa hitap ederek, işlerini sağlama alıyorlar.

Yine yollarda yatan insanların arasından geçerek, derme çatma evlerin çadırların arasından afilli bir siteye ulaşıyoruz. İçinde havuzlar, palmiyeler olan balkonları işlemeli falan bir site burası. Beynim kısa devre yapmaya başlıyor hafiften, çünkü hemen kapının dışında pislikleri yiyen yaban domuzları ve günde 1 dolara 12 saat güneşin altında, kafalarının üzerinde çimento taşıyan kadınlar var. Tanıştığım insanlara konsantre olmaya çalışıyorum. Mehul Bay’in dünya tatlısı bir karısı var, adı Nilima. 38 yaşında olduğunu iddia ediyor ama inanmıyorum tabii. O kadar saf, temiz doğal bir kadın ki! İki oğulları var, biri dikkat çekmek için ortalığa işeyip, sürekli zıplayan ve ağlayan iki yaşında bir canavar: Svayam. Diğeri ise efendilikten ve çalışkanlıktan madalya almasına çok az kalmış 10 yaşındaki Savmil. Hepsi çok çekingenler benimle tanışırken, evlerinde yabancı biri kalmamış hiç daha önce. Bir Türk’le ilk defa tanışıyorlar. Mehul, Yargıtay’da çalışan saygın bir avukat. Aynı zamanda Rotary kulübünde yönetim kurulunda. Zengin ve iyi olma oyununa kaptırmış biraz kendini ama başka bir model yok önünde. Babası ve amcası de onun gibi avukatlar, ve Rotary üyesiler. Bireysel farklılıkların pek önemi yok sanki. Yaptığın iş, kazandığın para ve ait olduğun sosyal grup yeterli saygı duyulmak için. Nilima da çoğu zengin Hintli kadının yaptığı gibi üniversiteyi bitirdikten sonra birkaç sene çalışmış, evlenince de bırakmış. Ahmedabad’da evli olup da çalışan kadın (zenginse) yok. Kadınların kariyer gibi bir dertleri yok. Her şeyden önce aile geliyor. Çocukların bakımı ve onlara öğretilecek olan değerler her şeyden önemli. Devlet bu görevi halka devretmiş.

Evlilikler en modern zengin kesimlerde bile görücü usulü yapılıyor. Aşk kavramı pek yok. Sevgi var, zamanla değer veriyorlar birbirlerine. Diğer yandan da televizyonlarda sürekli ilk görüşte aşk filmleri gösteriliyor. Durum son derece şizofrenik.

Evde bir hizmetçi var. Sabah 8 de gelip, kahvaltıyı hazırlıyor. Sonra gelip bulaşıkları yıkıyor, sonra varsa çamaşır, biraz da temizlik. 18 yaşında yüzünde anlamama izin verecek hiçbir ifade taşımayan bir kızcağız. Haftada yedi gün çalışıyor ve gittiği her evden 30 dolar alıyor. Buna rağmen ev çok temiz sayılmaz. Banyoda örümcek ağları var mesela, musluklar damlıyor, duşakabin yok. Biraz sallapati yaşıyorlar sanki… Klimasız durmanın mümkün olmadığı evde, birkaç saat uyuyorum. Uyanınca perdeyi açıyorum ve bir maymunla burun buruna geliyoruz. Kuş, kedi tamam da insan karşısında maymun görünce afallıyor resmen. O bana bakıyor, ben ona. Sonra kaçıp gidiyor. Heyecanla Khushbu’ya maymun gördüğümü anlatmaya gidiyorum ama pek umursamıyor. Dışarıda her türlü hayvan yaşadığı için bu onlar için çok olağan bir durum. Yaşam alanı eşit paylaşılmış. İneklerin biraz ayrıcalığı olsa da herkese yer var. Reenkarnasyon inancına göre herkes farklı formlarda, muhtemelen yapıp ettiklerine ödül/ceza niteliğinde farklı canlı türleri olarak yeniden dünyaya geleceğinden, hayvanlara çok değer veriliyor. Ve ruhları olduğuna inanıldığından çoğu yerde et yenmiyor. Ahmedabad’ın bulunduğu Gujarat eyaletinde et bulmak neredeyse imkansız.

* Havaalanı anonslarında ‘May I have your attention please’ değil, ‘May I have your kind attention please’ diyorlar, hem de son derece sevimli bir Hint aksanıyla. Ruslar sadece ‘attention!’ diyorlar soğuk soğuk.

*Sih erkekler çocukluktan başlayarak vücutlarındaki hiçbir tüyü kesmiyorlar, türban takıyorlar ve bir rivayete göre paçalı don giyiyorlarmış. Küçükken bone gibi olan türbanları, yaşlandıkça büyüyor. Şimdi bu abiler Türkiye’de üniversiteye gitmek istese ne olurdu acaba?

*Ten rengi, statü belirlenmesinde neredeyse para kadar önemli bir faktör. Kadınlar beyazlama kremlerine dünyanın parasını yatırıyorlar ve güneşten korunmak için her yerlerini örtüyorlar.

*Beyaz tenli olduğum için rahatsız edici bir saygı görüyorum. Khushbu Batılı, bense Hintli giyindiğim için ilginç bir kombinasyon oluşturuyoruz. Bizi ünlü sananlar oluyor.

*Nasıl ki bizde bir dönem yurtdışı deyince akla yalnızca Almanya ve Amerika geliyordu, Hindistan’da da yurtdışı deyince İngiltere, Amerika ve Avustralya geliyor. İngiliz aksanım olmadığı ve Amerikalılar kadar olmadığım için de genelde Avustralyalı zannediliyorum.

*Evlerde kullanılan tabakların hepsi metal. Porselen ya da plastik kullanılmıyor.

*Şehirlerde de köylerdeki gibi geniş aileler şeklinde yaşanıyor. En büyük erkek çocuk ömür boyu anne babaya ve evlenmemiş kardeşlere bakmak zorunda.

*Tuvalet kağıdı ve sabun bulmak neredeyse imkansız. En zengin yerlerde bile temizlik pek önemsenmiyor.

*İnsanların çoğu Türkiye diye bir ülkenin varlığından dahi haberdar değiller. Bilenler de Türkistan diyorlar. Bir taksi şoförü Çin’den gelip gelmediğimi bile sordu.

*3 tekerlekli minik taksiler var, rikşa deniyor. Ahmedabad’da neredeyse hiç yabancı olmadığından ve olanlar da sömürgeci İngilizlerden ibaret kaldığından, rikşa şoförleri beni kazıklamayı kendilerinde hak görüyorlar. Zaten çok ucuz ve zaten güneş altında canları çıktığı için birkaç rupi fazla vermek bana koymuyor ama Khushbu çok sinirleniyor. Taksimetrenin garip bir işleyişi var. Yolculuk sonundaki toplam miktarı dörde bölüp iki eklemek gerekiyor.

Bir sonraki yazı: Gandhi'nin Evi, Popüler Kültür, Günlük Hayat