Showing posts with label anılar. Show all posts
Showing posts with label anılar. Show all posts

Friday, December 04, 2009

Yeni Yerlerde ve Yeni Zamanlarda Yeniden Başlamak, Yeniden Yazmak

Fark ettim ki ne zamandır yazmıyorum bloguma. Farkındaydım da erteliyordum hep. Sanki çok büyük birşeyler olması gerekiyormuş gibi yazmak için ya da doğru zamanı bekleme... Bahaneler...Ertelemeler... Zaman geçiyor, hem de çok hızlı. En son Şubat'ta yazmışım. O zamandan bu zamana köprünün altından çok sular aktı.

Yüksek lisans tezimi sonunda bitirdim: Resmi Söylemden Kültürel Kimliğe: Türkiye'de Seküler Milliyetçilik.

Çok uğraştım, bir saha araştırması, bazı kısımları çok keyifli ama çoğu zaman özellikle disiplin gerektiren okuma, not alma, referans gösterme kısımları işkenceydi. Çok yoruldum. Ama sonunda güzel bir çalışma oldu bence, içime sindi.

Bu iş bittikten sonra, epeyce hayalini kurduğum kurumsuz, sorumluluksuz zaman dilimine yaklaştım ama ne yapacağımı bilemedim. Biraz gezdim, biraz dinlendim, biraz eğlendim, ne yapmak istediğimi düşündüm. Bir yandan da her okul bitiren sudan çıkmış Türk genci gibi sağa sola CV göndermeye başladım, bazıları beni kabul etse de gitmeyeceğimi bile bile...

Asıl istediğim birkaç ay Asya’ya gitmek, önce kafayı dağıtmak, sadece Türkiye'de değil dünyada da yaşadığımı fark edip tadına varmak, sonra da kafayı toparlayıp uzun vadeli bir hayat planı yapmaktı. Bu kadar uzun süreli ve kapsamlı bir seyahat için yeterince param olmadığından bu planı erteledim. Allah'ın sevgili kuluyum ki karşıma ucuz bir bilet çıktı yine de, Ceren'ciğimle atlayıp Çin'e gittik 10 gün Mayıs'ta, inanılmaz güzel geçti. Çin beni çok şaşırttı. Döndüm ve yazmadım, zaten İran'ı da yazmamıştım, sonra Suriye'yi şimdi Hırvatistan'ı da yazmadım. Ayıp bana, çok ayıp...

Döndüm, yine İstanbul. Artık doyduğum ve bıktığım İstanbul. 4 güzel sene geçirdim. Amerika'dan döndükten sonra hiç aklımda olmayan bir şekilde harika insanlarla tanıştım, hayatımda yepyeni pencereler açıldı. Aile, arkadaşlar, konferanslar, festivaller, konserler, akademi, müthiş dinamik Türkiye gündemi, dolu dolu geçti, ama yetti. Miyadını doldurdu. En azından bu dönemde artık bu şehirden öğrenecek birşeyim kalmadığını düşünmeye ya da başka yerlerde öğreneceklerimin/ yaşayacaklarımın daha değerli olduğuna inanmaya başladım. Gitmeye karar verdim.

reliefweb.com üzerinden gönüllü ya da maaşlı çok iş aradım. Malesef İngilizce'den başka bir dil bilmediğim için ve insani işlerde uzun süreli deneyimim olmadığı için çoğuna başvuramadım bile. Üzüldüm, çünkü en çok istediğim şeydi bu. Bir şekilde insan ve yardım odaklı bir işte çalışıp, uzaklarda yaşamak...

Umudumu kaybetmedim ama bir yandan Türkiye'de de işlere başvuruyordum. Bir tanesi Bodrum'da çok lüks bir butik sanat otelinde çocuk kulübü müdürlüğüydü, otelde kalacaktım, haftada bir gün iznim olacaktı ve işim günde 3-10 çocuğu eğlendirmekti. Süratle kabul ettim ve iki gün içinde atlayıp gittim, daha önce tü kaka diyip (günübirlik bir defa hariç) hiç gitmediğim Bodrum'da 2.5 ay geçirdim. Çok ilginç insanlarla tanıştım, turizm işini öğrenmeye başladım, denizin dibinde yaşamanın güzelliğini keşfettim, dolu dolu geçti zaman. Az acı, bol tatlı zamanlar...

Paramı biriktirdim. Planımı yaptım. Amerika'ya gidecektim. 4 senedir özlediğim herkesi görecektim. Hazırlandım, vizemi almak için Ankara'ya gittim. Tam da o gün daha önce başvurduğum ama Bodrum'daki işi kabul ettiğim için yazın beni aradıklarında gidemediğim bir iş- psikolog olarak mültecilerle çalışma- tekrar karşıma çıktı. Amerikan Elçiliği'nin pek yakınında bulunan Sığınmacılarla ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği'ne gittim. "Antep, hemen şimdi!” dediler. Tam vize randevumdan 1 saat önce! Kafam allak bullak gittim, 10 yıllık vizemi aldım, bir de derin nefes aldım, birkaç gün müsaade istedim düşünmek için, izin de istedim Amerika için ama olmadı.

O birkaç gün aradan geçti, ben Amerika'dan vazgeçtim, onlar da beni kabul etti, valizi toplayıp Antep'e attım kendimi.

Ankara'dan otobüsle gelirken, yanağım cama yapışmış, uyandım. Bir kişiyi bile tanımadığım bu şehirde, kim bilir neler yaşayacaktım. Gaziantep tabelasını gördüğüm ilk an ürperdim: Bu kez gezmeye değil yaşamaya geliyordum! Sevdiklerimin çoğunun bulunduğu İstanbul’dan 1300 kilometre uzakta! Bir derin nefes daha aldım, kocamanlar kocamanı valizimi sürükleye sürükleye işyerime geldim. Sonra tesadüfler birbirini kovaladı, yine güzel insanlar sayesinde birkaç saat içinde geçici kalacak yer ve kalıcı ev buldum.

Yeni bir dönem başlamıştı. Beklenti düzeyim düşüktü. Adanmış bir şekilde mültecilerle çalışmak için gelmiştim. Öğrenecek, yapacak çok şey vardı ve ben hazırdım. Yıllardır ilgilendiğim Ortadoğu ve mülteci konusuyla ilgili yazmak ve fotoğraf çekmek değil de çalışmak ve bir işe yaramak çok anlamlı geliyordu. İnsanlarla ve hikayeleriyle tanışmaya başladım: Afganistan’dan, Irak’tan, Filistin’den ve daha 24 ülkeden insanlar.

Kendi ülkelerinde doktorken, ressamken birden bire ellerinde olmayan sebeplerden, savaşlardan dolayı ülkelerini terk etmek zorunda kalmaları, sevdiklerini kaybetmeleri, üstüne üstlük burada çok uzun süre çeşit türlü sorunla karşı karşıya kalmaları, hayatta kalma mücadeleleri çok iç burkucuydu. Bir yandan moralimi yüksek tutmaya çalışırken bir yandan da arada dayanamayıp açıyordum çeşmeleri kendi kendime kaldığımda.

Evime yerleştim, seyahat için biriktirdiğim bütün paralarımı eve harcadım, ilk defa kendime ait bir evim olduğu için, anlamlı bulduğum bir işi yaptığım için, yeni bir şehirde yaşadığım için çok heyecanlıydım.

Can arkadaşlarım da beni yalnız bırakmadılar. Akın akın gelip ziyaret ettiler beni burada sağolsunlar. Burada da yeni can arkadaşlar edindim. Herşey yavaş yavaş rayına oturmaya başladı. Dolu dolu 10 hafta geride kaldı.

Sonbahar gelemeden kış geldi Antep’e. Islak ve karanlık. Yazacak vakit olacak, umarım ilham da olur ve hem uzun zamandır ertelediğim seyahat yazılarımı hem burada yaşamanın nasıl bir şey olduğunu hem de çoğumuzun pek bilmediği mülteci konusunu derinlemesine anlatabilirim…

Bakalım daha neler göreceğiz bu hayatta...

Tuesday, June 05, 2007

Doğum-Ölüm-Zaman

Bugün 5 Haziran 2007.

İnsanlık için bir başka yüzkarası olan bu günden 284 sene önce kapitalizmin kurucularından Adam Smith İskoçya’da dünyaya gelmiş.

Yetmemiş, 160 sene sonra 1883′te yine aynı gün Smith’in yarım bıraktığı işi tamamlamak (ya da kurtarmak) için bir de John Maynard Keynes doğmuş İngiltere’de.

Üzerinden bir 84 sene daha geçmiş, bir türlü bitemeyen Arap- İsrail savaşı başlamış ve İsrail topraklarını 4 katına çıkarmış.

Yine aynı gün 1981′de ise Los Angeles’ta sonradan adı sonradan koyulacak o menem hastalık - AIDS - keşfedilmiş.

Birşey daha olmuş 5 Haziran 1981′de:

Almanya’da Alamancı olamamış bir çiftin ilk çocukları, Duisburg Devlet Hastanesi’nde, ağlamadan zırlamadan sessiz sedasız dünyaya gelmiş.

Pek birşey hatırlamadığı bu ülkeden Türkiye’ye 1985′teki ‘temelli dönüşü’nden ilk hatırladıkları da Sefaköy ve sefalet olmuş.

Akmayan sularla, kesilen elektriklerle tanışması bu yıllara rastlamış. Hep babasının dönüşünü beklemiş Alamanya’dan.

Babası da dönüp dönüp geri gitmiş, ondan geriye kalan aklını nasıl kullanması gerektiğini öğrendiği Ravensburger oyunları olmuş sadece.

Sonra gerçekten dönmüş bir gün babası, Tekirdağ’a taşınmışlar.

İlkokula başladığı Tekirdağ, onun için hep güzel anılarla dolu bir sahil kasabası olmuş.

Etrafta yapacak fazla birşey olmadığından mı yoksa gerçekten öğrenmeyi sevdiğinden mi bilinmez, hep aşık olmuş okula.

Herkes okulu kırmak için binbir bahane uydururken, o hep koşa koşa gitmiş. Şiirler okumuş, bando çalmış, sınıf başkanı olmuş, sevmiş sevilmiş…

Gözlüklü ve büyümüş de küçülmüş tribinde olduğundan “profesör” lakabına layık görülmüş. “Büyüyünce ne olmak istiyorsun” sorusuna da “profesör olucam, beyin cerrahı olucam, insanları kurtarıcam” demiş.

5. sınıfa geldiğinde bir “Anadolu Lisesi” muhabbeti çıkmış piyasaya.

Neden oraya gitmesi gerektiğini anlamamış ama gene de dersaneye gitmiş, sınava girmiş ve kazanmış anadolu lisesini ne beklediğini bilmeden.

“Günde 4 saat çalışacaksın” demişler.

İngilizce öğrenilecekmiş…

“Etrafta bir tane İngiliz yok, yazın Fethiye’ye gidince turistlerle muhabbet etmek için mi bu çile” diyerek açıklama istemiş ama “çok önemli lazım lazım” deyip geçiştirilince öğrenmemiş.

Hazırlık finalinde kahvaltıda ne yediği sorulduğunda “butter” yerine “butterfly” deyince jüriyi epey güldürüp zar zor geçmiş sınavı.

Hazırlıktan sonra sıkılmış okuldan.

Nerede ne için kullanılacağı belli olmayan bir sürü bilgi ve milyonlarca gereksiz yorum yüklemeye çalışmışlar kafasına.

İçten içe karşı çıksa da, öğretmen, devlet, okul kutsaldır vardır bir bildikleri deyip kurcalamamış, sınavları vermiş, sınıfları geçmiş, diplomaları almış.

Derken ortaokul bitmiş.

Baba bu kez de Adapazarı’na gitmiş.

İş ya kutsal ya herşeyden önemli ya gene sesini çıkarmamış.

Sonra onlar da gitmişler babanın peşinden.

Sevmemiş Adapazarı’nı önce.

Ne denizi varmış ne de hiç tanımadığı bu insanlar Tekirdağlılar gibi şen şakrakmış.

Sakarya Anadolu Lisesi’ne adım attığı ilk gün, okul müdürü “Kesin sesinizi lan, SIĞIRLAR” diye bağırınca doğru bir yerde olmadığını anlamış ama yine mecburen sineye çekmiş.

Ergenliğinin en neşeli günlerini bu yeni insanlara uyum sağlamaya çalışırken, Pınar’ı bulmuş.

“Metalci” dünyaya ilk adım atışıyla birlikte, içindeki sessiz sistem karşıtlığını aynı düşünüp hissettiği insanlarla paylaşabilmeye başlamış.

Sonra Türkay gelmiş, Emel gelmiş, Ceren gelmiş.

Hepsini çok sevmiş.

Çarşambaları okuldan kaçıp İzmit’e hatta bir keresinde İstanbul’a Akmar’a bile gitmişler.

Küçücük dünyalarından, büyük dünyaya her kaçış, özgürlüğün ne güzel birşey olduğunu hissettirmiş onlara.

Bu kocaman sevimli köyde yalnızca bir sinema ve tek film gösterildiği için sürekli İzmit’e gider olmuşlar film seyretmeye.

“Şeytanın Avukatı”, “Fight Club”, “The Sphere” gibi filmler yeni ufuklar açmış hayatlarında.

Bir filmleri, bir müzik bir de birbirleri varmış hayatta birşeyler öğrenebilecekleri.

Okul, baskı ortamı ve buluşma mekanı olmanın ötesinde fazla bir işleve sahip değilmiş.

Derken Lise 3 olmuşlar…

Bakmışlar ki buradan kurtulup daha çok film seyretmenin ve daha çok öğrenebilmenin tek yolu “büyük şehir”e gitmek.

Topluca dersaneye yazılıp gece gündüz test çözer olmuşlar.

Grup halinde ders çalışıp sabahların 5′lerinde annelerinin arabalarını kaçırıp Adapazarı sokaklarında hız yapmışlar. Çok çılgınlarmış, çok özgürlermiş.

Sonra ÖSS gelmiş.

Anadolu Lisesi sınavında olduğu gibi ÖSS’de sınav soruları çalınıp iptal edilmiş.

Bu sınavı kazanamazlarsa Adapazarı’nda bir sene daha kalmaları kabusunun dünyanın sonunun geleceğinin yaklaştığına dair bir işaret olduğuna kanaat getirip yemeyip içmeyip çalışmışlar.

Ve sonunda 6 Haziran’da girmişler sınava…

Sınavın hemen ertesinde hayatının en büyük hayalini gerçekleştirmek üzere Amerika’ya gitmiş.

İlk defa uçağa biniyor olmanın, ilk defa yalnız uzun bir seyahate çıkmanın, ilk defa yurtdışına çıkıyor olmanın heyecanıyla olsa gerek New York’a indiğinde etrafına attığı ilk bakıştan sonra epey bir küfretmiş sebebini bilmeden.

Sonra Arizona’ya gitmiş, sonra California’ya. Arkadaşlarından çok uzakta, yaşadığı tüm heyecanları biriktirmiş dönüşte anlatmak için.

Bir gece Ceren’le internette konuşurken bağlantı kopmuş…

Sadece Ceren değil Adapazarı’ndaki herkes düşmüş.

Tarih 17 Ağustos 1999′muş…

Birkaç dakika sonra deprem haberini almış.

Panik halinde televizyondan ve internetten bilgi almaya çalışmış ama sadece Türkiye’de büyük bir deprem olduğunu söylüyormuş haberler.

Hayatının en heyecanlı deneyimi bir anda kabusa dönüşmüş…

Phoenix’te, Adapazarı’ndan tam 11.120 km uzakta başını ellerinin arasına alıp, kimlerin ölüp kimlerin yaşadığını düşünmeye, ailesinin, arkadaşlarının kimbilir ne durumda olduğunu hayal etmeye çalışmış…

Aradan saatler geçmiş…

Merkezlerden birinin Adapazarı olduğunu ve depremin şiddetini öğrendiğinde daha da dehşete kapılmış.

Adapazarı değil, İstanbul ve Ankara’daki akrabalarına da ulaşamıyormuş telefonla…

İlk haberi 28 saat sonra alabilmiş: Ailesi evden çıkabilmiş ve İstanbul’dalarmış…

Biraz rahatlamış olsa da, hala hayatta tanıdığı insanların çoğunun durumu hakkında birşey bilmemesi fena halde canını sıkıyormuş.

Sonra ikinci haberi almış: Agah ve Kubilay ölmüşler…

Çok yakın arkadaşları olmasa da, aynı okuldan her gün görüp selamlaştığı iki kişinin öldüğü gerçeğini bu kadar uzaktan, depremin sadece CNN’de birkaç dakikayla yansıtıldığı bir zevk-ü sefa memleketinden, kabullenmek kolay olmamış…

Biletini değiştirememiş, yer bulamamış, kabus gibi geçen 4 günün ardından, dönüşe geçmiş…

Uçakta o kadar üzgün ve endişeliymiş ki “şu uçak düşse de ben arkadaşlarımın öldüğü gerçeğini öğrenmeden kavuşuversem onlara” demekten alamamış kendini.

Biliyormuş, bir tanesinin öldüğünü hissediyormuş. Ceren müstakil eski bir evde oturduğundan, en çok ondan korkuyormuş.

24 saat süren bir yolculuk sonrası ölemeden gelmiş İstanbul’a ve annesinin kan çanağına dönmüş gözleriyle karşılaşmış.

Kendisinden birşey sakladığını düşünerek kızmaya bağırmaya başlamış “kim kim hangisi” diye.

“Bilmiyorum” demiş annesi, “bizi gelip aldılar o gece Adapazarı’ndan ve bir daha kimseden haber alamadık”.

Hemen yola çıkmışlar.

22 Ağustos günü Adapazarı’na ilk girişlerinde şehir hala “ölü” kokuyormuş.

Herkesin maskelerle dolaştığı yerle bir olmuş şehri tanıyamamış.

Gözyaşlarını yutarak Ceren’e koşmuş ve köpeğini görünce sokakta çok sevinmiş. Ev sağlammış, Ceren de İzmir’e gitmiş.

Sonra Emel’e gitmişler…

Haberler Emeller’in mahallenin sağlam olduğunu söylese de bir bakmak istemiş.

Yıkık binaların önüne geldiğinde, hangisinin Emel’in evi olduğunu hatırlayamamış.

Tek bildiği 3 bina olduğu ve altında bakkal olanda Emel’in yaşadığıymış.

Binalar öyle yıkılıp üste üste geçmiş ki anlayamamış ne olduğunu.

Yol ortasında sandalyede oturmuş kendi kendine konuşan bir adama, altında bakkal olan binanın yerini sormuş.

“Ortadakindeydi” demiş adam “Ama artık yok”

Hiç bozuntuya vermemiş, “peki Emel vardı nereye gitti onlar, ablası Canel babası Ali Öğretmen, Karasu’ya falan mı gittiler?”

Adam boş boş bakıp gülmüş…

“Hepsi öldü, aslında 3 gün sesleri geldi enkazdan ama çıkardığımızda ölmüşlerdi, hatta küçük olan mıydı senin arkadaşın? Bağırsakları dışarı çıkmıştı”

“Ne, ne diyorsun sen?”

Daha fazla birşey söyleyemeden annesi ve babası alıp arabaya götürmüşler.

Yığılıp kalmış arka koltuğa, ağlamaya bağırmaya başlamış…

“Bir alıştırma evresi olsaydı…
cenazeye gitseydim…
o gece orada olmasaydı…
belki de değildir ha, gidip bir daha soralım…
bilmiyodur o adam…
kötü adam!
evet yalan söylüyor kesin!”

Sonra ağlamaya başlamış…

sonra uyumuş…

sonra uyanmış…

ağlamış…

uyumuş…

uyanmış…

Rüyasında emel’in evine gitmiş.

“Ben ölmedim ki o gece evde değildim” demiş Emel.

Sonra uyanmış, aynaya bakmış, baktığı için utanıp yine ağlamaya başlamış…

Yemek yediği için suçluluk hissedip yine ağlamaya başlamış.

Uyuşturulmuş ve yarı ölü yarı diri geçen birkaç günün ardından İzmir’e Ceren’in yanına gitmiş.

Paylaşmak iyi gelmiş ama yine de o gün orada bulunmadığı için müthiş bir suçluluk duymuş.

Atlayıp Adapazarı’na gitmişler, sonra yaşayanlardan birkaç kişiyi bulup çalışmaya başlamışlar… İlaç dağıtmışlar, form doldurmuşlar, bir işe yarayıp ucundan tutmak için ne gerekiyorsa yapmışlar.

Sonra diğer ölenlerin haberlerini almışlar.

Sadece onların lisesinden 60 kişi ölmüş.

Ayrılmak için can attıkları o küçük sıkıcı şehir, bir anda ayrılamayacakları bir memlekete dönüşmüş.

ÖSS sonuçları gelmiş.

Emel ve Pınar ODTÜ Psikoloji’yi o da Hacettepe Psikoloji’yi kazanmış.

Aylarca birlikte hayal kurup ter döktükleri sınavın ve emeğin sonucunu göremeden göçüp gitmiş işte.

Pınar’la Ankara’ya gittiklerinde birşeyler hep eksik kalacakmış.

Ankara’da ilk sene depresyonda geçmiş.

En eğlenceli en özgür geçeceğini zannettiği ilk sene, geçmişe saplantılı ve karanlık bir asosyallik ve takıp takıştırıp derse gelen sınıf arkadaşlarına karşı olumsuz duygularla geçmiş.

Depresyondan çıkışı kolay olmamış ama atlattığında da artık epey bir kabullenmiş hayatı ve ölümü.

Yıllarca uğraşıp elde edilen, bağlanılan heşeyin bir anda gidebilecek olmasını kabullenmek ve hayatını buna göre düzenlemek zor bir süreç olmuş.

Ama sonunda öğrenmiş hiçbirşeye ve hiçkimseye çok bağlanmaması gerektiğini.

Ve onun depremde yaşadıklarıyla, dünyanın her yerinde bir sürü insanın sürekli mücadele ettiğini.

Onun tanımadığı, bilmediği, görmediği rengi, dili, dini başka bir sürü insanın bir sürü acıyla mücadele ettiğinin farkına varmış.

İkinci sınıfa doğru kendine gelmiş ve takıp takıştırmayan birkaç güzel insan bulmuş.

Acı tatlı birkaç sene geçirmişler birlikte.

2001′de Güney Afrika’ya gitmiş bir aylığına, “kuzenler sağolsun, sömürgecilik kahrolsun”diyerek dönmüş Cape Town’dan.

Adapazarı’ndan daha az sıkıcı olmayan Ankara’da sene 2002 olduğunda artık son sınıf olmuş ve çok sıkılmış.

İlk dönem 25 kredi alarak okulu bir dönem erken bitirmiş.

Saygınlığını kazanmamış olsa da bir psikologmuş artık.

Mezun olduğu gece, “Artık yeter, okuduk ve baydık yeterince hadi biraz macera yaşayalım” diyerek eşyalarını toplayıp kuzenlerinin yanına gitmiş Washington D.C.’ye.

2 ay içinde Arizona’ya taşınan kuzenlerinin arkasından epey ağlamış.

Ne parası ne tanıdığı varmış koca şehirde.

Hazırlıktayken öğrenmediği İngilizce için hayıflanmaya başlamış önce ama sonra birkaç ay içinde kıvırmış bu işi.

Okuldan ilanlarla kalacak bir yer bulmuş, Bosnalı bir ailenin yanına taşınmış geçici olarak.

Bir de okulun kitapçısında işe başlayınca kendini geçindirebiliyor olmanın keyfine varmış.

Sonra Faslı ve El Salvadorlu ev arkadaşları bulmuş.

Ardından Hintliler ve Filipinliler gelmiş.

Okul ve iş düzeni her dönem değiştiği için sürekli taşınmak zorunda kalmış.

Bir sürü milletten bir sürü insan tanımış.

Bazıları ile ömürlük dostluklar kurmuş, bazılarıyla kavga ederek ayrılmış.

1.5 sene boyunca hem çalışmış hem gezmıiş.

Meksika’ya, Kanada’ya Jamaika’ya, Birleşik Arap Emirlikleri’ne ve Amerika’nın çeşit türlü eylatine gitmiş, karış karış gezmiş.

Gezdikçe gördükçe tanıdıkça fikirleri değişmiş, duyguları değişmiş…

En baştan herşeyi sorgulamaya başlamış…

Bir yandan Yunan lokantalarında aşağılanan 3. sınıf illegal bir Türk garsonken…

Bir yandan Amerikan diplomatlarının çocuklarına dadılık yapan sevimli doğulu psikologmuş.

Farklı rollere ve pozisyonlara aynı anda sahip olmayı zaten hep çok sevmiş.

Okulu bitirmiş, çalışma izni almış ve DC’nin en iyi özel eğitim okulunda işe başlamış.

Biraz öğretmenlik, biraz psikologluk, biraz hemşirelik yaptığı bu okul, büyük bir hayat deneyimi olmuş.

“En alttakiler”i tanımış.

Öğrenciler, utanılan, gizlenen, yokmuş gibi davranılan sakat, özürlü, gerizekalı, otistik, mongol tayfasıyken;

Çalışanların çoğu hırsız, katil, fakir, yasadışı zenciler ve Güney Amerikalılarmış.

Madunlar ve mağdurlarla, mazlum ama neşeli ve sevgi dolu bir sene geçirmiş.

Bir yandan da gezmeye ve dadılığa devam etmiş.

Yavaş yavaş hayatıyla ilgili karar vermesi gereken bir dönemde, ne devamlı Türkiye’de ne devamlı Amerika’da yaşamayı isterken, ona beşiklik eden memleket amcasına mezar olmuş:

Canı gibi sevdiği amcası 2005 yazında Almanya’da ölmüş…

Yine uzaktaymış, yine ani bir ölümmüş ve yine çok üzgünmüş…

Pılını pırtını toplayıp dönmüş Türkiye’ye çat diye.

Birkaç ay kalayım derken, işe girivermiş.

Türkiye’nin farklı kesimlerinden birçok insanla tanışmasına vesile olan bu iş, aynı zamanda Suriye’ye, İtalya’ya, Fransa’ya falan da gitmesine izin verince kalmış Türkiye’de.

Başka ülkeleri, insanları, yaşam kurgularını görmek bağımlılık haline gelmiş.

Avrupa sıkıcı gelmeye başlayınca rotayı Ortadoğu ve Afrika’ya çevirmiş.

“Şu işin bir de ilmini okuayım, bakınca neye baktığımı bileyim” diyerek Kültürel İncelemeler yüksek lisansına başlamış.

Medyanın yalanlarından, siyasetinden, ikiyüzlü yüzeyselliğinden bunalıp kendi haberini kendi almak için Filistin’e gitmiş.

Dünyanın her anlamda merkezi olduğuna inandığı bu memlekette öyle şeyler görmüş, öyle şeyler yaşamış ki, “budur” demiş, “artık başka yere gitmeye gerek yok, buraya geleyim ben hep”.

Nitekim 6 ay sonra arkadaşlarını da toplayıp tekrar gitmiş.

Sonra Kenya’ya gitmiş…

Afrika’yla ikinci teması daha sancılı olmuş.

Dünya meselelerine, insalığa, insanlara, siyasete, açlığa, savaşlara ciddi ciddi kafa yormaya başlamış.

Yazılar yazmış, fotoğraflar çekmiş, sergi açmış, konuşmalar yapmış.

Kendi gördüklerini başkalarının da görmesi gerektiğine inanmış.

Herkesin kendi gibi olmayanları da anlaması ve onlar için sorumluluk duyması gerektiğini düşünmeye başlamış.

Kapitalizme yürekten bir gıcık kapmış.

Tüketim karşıtlığını hayatının her alanına yaymış ama ateşli bir aktivist olup marjinalleşmekten de korkmuş.

Sistem zaten ona bunu yapmak istiyormuş…

Düşündürtüp, depresyona sokup, bir köşeye hapsetmeye ya da çok konuşursa fiziki bir hapse mahkum etmeye çalışıyormuş.

“Hadi bakalım, görüşürüz sistem efendi” diyerek sabırla işlerin bir ucundan tutmaya uğraşmış kendi çapında.

Takvimler 5 Haziran 2007′yi göstediğinde, 26 yaşına gelmiş.

Hayattaki ilk kartvizitini bastırmak üzere bir matbaaya gitmiş.

Grafikçi, Türkay’ın tasarladığı karta bakmış ve

“ünvan yok burda” demiş “çalışmıyor musunuz, mesleğiniz yok mu?”

Sistemin kategorizasyon bileşenleriyle her karşılaştığında yaptığı gibi kekelemeye başlamış:

”şey ben yani” falan demiş. “Birşey olmak değil birşey yapmak” diyememiş bir türlü…

İnine geri dönerek sömürgecilik ve şizofreni konulu dönem ödevlerini yapmaya devam etmiş.

Arkadaşları sağolsunlar arayıp doğum gününü kutlamışlar ama onun için artık ne doğum kutlanacak, ne de ölüm üzülecek birşey değilmiş.

İçinde hapsolduğumuz minicik akıllarımızın kavrayamadığı o büyük zaman kurgusunda bu küçücük çember teğetlerine bu kadar anlam yüklemek manasızmış.

Olsunmuş, o da onlardan biriymiş.

Onlar mutluysa o da mutluymuş.

Üzüntüleri ve mutluluklarıyla, ne zaman biteceğini bilmediği hayatını yaşamaya devam ederken biraz buruk olmuş kalbi geride kalanlar için…

Herşeye rağmen kendi bildiği doğru yolda biraz daha yürümeye karar vermiş…

Muradına bu dünyada ermesi çok zor olduğundan

Kerevete çıkmayı da bir başka diyara bırakmış…