Showing posts with label röportaj. Show all posts
Showing posts with label röportaj. Show all posts

Wednesday, May 16, 2007

Hitler Karşında Olsa Ne Yapardın?

55 yaşında İsrailli bir hahamla neler konuşurdunuz? Nasıl önyargılarla başlardınız bu konuşmaya? Jeremy ile Kudüs’te ilk tanıştığımda şaşkınlık içerisindeydim. İsrailli bir hahamla nasıl bir üslupla konuşulması gerektiğini kimse öğretmemişti bana. Etrafımızda Gazze’den yerleşkelerinin kaldırılmasını protesto eden İsrailliler ve hemen yan tarafta Lübnan savaşını protesto eden Filistinliler öfkeyle yürüyüp sloganlar atarken, o bilmediğim dilin kendiliğinden oluştuğunu fark ettim. Güzel bir insandı Jeremy, taraf tutmanın çözümsüzlüğünün bilincine varmıştı, ülkesinin politikalarını eleştirebilecek kadar sağduyu ve vicdan sahibiydi. Siyaset dışında söylecek sözü de vardı, Bedeviler’in evlerinin yıkılmasını önlemeye çalışıyordu. Bir kahve içmek için buluşmuşken laf lafı açtı ve saatlerce konuştuk İsrail’den, Filistin’den, Türkiye’den, dinlerden, siyasetten, insan haklarından. Aklımdaki İsrailli portresinin çok ötesinde olması, beni yeni bir sürü sorgulamaya itti.

Ocak ayında o İstanbul’a geldi, bizde kaldı, yine konuştuk saatlerce. Sonra ben tekrar Kudüs’e gittim Aycan’la, bizi havaalanından aldı, yemeğe götürdü, Bedeviler’e gittik birlikte. Ait olduğumuz milli ve dini kategorileri bir yana bırakarak müthiş bir dostluk kurduk.
Bugün yine geldi İstanbul’a ve bu kez yanında içi kan ağlayarak orduya mecburi hizmete gönderdiği 22 yaşındaki oğlu da vardı. Önde “Müslüman” anne-kız, arkada “Yahudi” baba oğul arabada giderken kendimize bir an dışarıdan bakıp memnun oldum. 3 yıldır orduda olan oğlu vicdani retçi olmamıştı ama silah kullanmayı reddetmişti. Tabii ki çocuğu soru yağmuruna tuttum. Babası siyonist olmadığı için okul hayatı boyunca “Arap” lakabıyla dalga geçilen çocukcağız alabildiğine mütevazi ve açıktı. Vicdani red ve ordu içindeki insan profilinden bahsetti. Şayet İsrailli’yseniz ve ‘pasifist’ olduğunuz savaşa karşı olduğunuz için askerlik yapmayı reddediyorsanız, sizi sıkı bir sorguya çekiyorlar. Aileniz, geçmişiniz, inançlarınız ve görüşleriniz iyice sorgulandıktan sonra hala pasifist olduğunuzu iddia ederseniz, “Pekiyi karşında Hitler olsa ne yapardın?” gibi can alıcı bir soru soruyorlar. “Ona da birşey yapmazdım, o zaman ben de onun yaptığı hataya düşerdim” derseniz muaf olabilirsiniz. Ama duygusallaşıp “Lanet olsun, tabii ki hemen öldürürdüm, vururdum” derseniz o zaman sizin pasifisitliğiniz yalnızca ülkenin şimdiki politikalarını eleştirmekle sınırlıdr ve bir siyasinizdir. Ya gidersiniz askere paşa paşa ya da hapse girersiniz.

“Hitler karşında olsa ne yapardın” sorusu Yahudiler için çok kritik bir soru. Jeremy, katıldığı bir radyo programında savaşın kötülüğünden bahsederken ona da aynı soruyu sormuşlar. “Tevrat’ı anlatırdım” demiş. “Eğer ben de onu öldürürsem, şiddete başvurursam, onun yapmasına karşı olduğum şeyi yapmış olmaz mıyım?”

İsrail’de bu soruya verilen en yaygın cevap “Hemen onu temizler ve milyonlarca Yahudi’yi ölümden kurtarırdım” imiş. Bence bu cevap çok şey söylüyor düşünme biçimleri ve mevcut politikalarla ilgili. Hem kötülüğün tek bir kişiden çıktığı gibi bir yanılgıya düşüyorlar hem de Filistin’de bitmeyen savaşta da “terörist”leri temizleyerek sorunlarını çözebileceklerine inanıyorlar. Gandhi bu durumu çok güzel özetliyor:

“Şiddete karşıyım çünkü iyi bir amaç için yapılıyor gibi görünse bile, bu iyi amaç geçicidir, ama bırakacağı kötülük kalıcıdır.”

Güvenlik gerekçelerinden dolayı ismini açıklamayacağım Jeremy’nin asker oğlunun ordudan bir arkadaşı ise şöyle demiş: “Hitler öldü, soykırım bitti, ama kötülük bitti mi? Zaferi biz mi kazandık? Hayır, kurbanları faillere dönüştürerek zaferi o kazandı ve biz şimdi yaptıklarımıza devam ettikçe, kaybetmeye mahkumuz.”

Tuesday, May 15, 2007

Antisemit, Yahudiler'den Gereğinden Fazla Nefret Eden Kişidir!


Dün bütün günü Jeremy ve oğlu Maor'la (artık Türkiye'den ayrıldıkları için güvenlik gerekçeleri de kısmen ortadan kalkmıştır) İstanbul'u gezerek ve beyin fırtınası şeklinde konuşarak geçirdik. Çok şey öğrendim, çok şaşırdığım anlar da oldu, çok kızdığım, çok sevindiğim de...


Maor'un orduda yaşadığı deneyimler çok ilginçti. Savaş karşıtı ve vicdani redçileri destekleyen bir babanın oğlu olarak yetişip askere gitmek ve 3 yıl inanmadığı bir oluşumun içinde olmak pek kolay olmamış. Ablası vicdani red hakkını kullanıp askerlik yapmazken, Maor silah kullanmama şartıyla askerliğini yapmayı tercih etmiş. Bu deneyimi, ülkesinin en önemli kurumlarından birini tanımak ve anlamak olarak değerlendirmek istemiş. Sadece askerlere matematik öğretiyor savaşa gönderirlerse gitmeyeceğini ve hapse gireceğini söylüyor. Her ne kadar böyle olumlu yaklaşmaya çalışsa da ona ters gelen birçok şey var askeriyede ve bir şekilde kendisinin bu politikaları desteklemediğini ifade etme ihtiyacı içinde. Bu yüzden de askeri üniformasının içine tişörtler giyiyor. Üzerlerinde "Filistinli Mülteciler Haklarını Almalıdır" ve "Vicdani Redçileri Destekliyorum" gibi sloganlar var. Arkadaşları kendisine sadece gülüyorlar. Komutanları ise henüz görmemiş, ama görürlerse kıyamet kopmaz diyor.


Babası Jeremy ise askerlik konusunda oğlu kadar şanslı olmamış. Yıllar süren askerliğini bitirip evlendikten sonra 1982 Lübnan- İsrail savaşı başlamış ve tam da ilk çocuğu doğduğu sırada tekrar göreve çağrılmış. (İsrail'de erkekler 3 yıl sğren mecburi hizmetlerini tamamladıktan sonra 45 yaşına kadar her yıl üç hafta ve savaş durumunda her çağrıldıklarında tekrar askere gitmek zorundalar) Mecburen teslim olmuş ve savaşmayacağı konusunda net tavır belirtmiş olduğu halde Lübnan'a gönderilmiş. Ve yemek yemeyi reddederek oruç tutmaya başlamış. Komutanları kendisini yemeye iknaya çalışsa da Lübnan'da bulunmasının kesinlikle yanlış olduğunu söyleyerek orucunu sürdürmüş. Zorla su içirmeye çalışmışlar ve direnmeyi sürdürmüş. Birkaç gün sonunda ise 'savaş'ı kazanan o olmuş ve evine dönmesine izin verilmiş. Bu olaydan sonra hayatını savaş karşıtlığına ve insan hakları savunuculuğuna adamış. Halen de dünyanın çeşitli yerlerinde bu konularda konuşma yapmaya devam ediyor.


İsrail ordusunda mecburi hizmet bittikten sonra çalışmaya devam etmek birçok genç tarafından (sağladığı ekonomik imkanlar sebebiyle) tercih edilen bir durum. Maor ise bu seçeneği kesinlikle düşünmediğini söylüyor. Ağustos'ta askerliğini bitirdikten sonra üniversiteye giderek Arapça öğrenmek istediğini söylüyor. Ve ekliyor: "Hayatta yolumu çizmeden önce ülkemin içinde bulunduğu durumu tam olarak öğrenmem gerekiyor. Bunun için de öncelikle dışladığımız ve nefret ettiğimiz "karşı taraf"ı anlamam lazım. Anlaşmanın ilk koşulu da aynı dili konuşmak. "
Sohbet devam ederken Atlas pasajında bir fotoğraf sergisine gidiyoruz. Jean Mohr'un 50 yıllık süreci içeren "İsrailliler ve Filistinliler: Bazen Yan Yana, Bazen Karşı Karşıya" başlıklı sergisi iki tarafta devam eden savaş boyunca farklı boyutlarıyla gündelik hayatı anlatıyor. Az yorum ve bol bilgi içeren sergiden hepimiz farklı anlamlar çıkarıyoruz. İstiklal caddesinde yürürken Jeremy yoruluyor ve bir parka gidip dinlenmek istiyor. Yıldız Parkı'na gidip oturuyoruz, onlar bana her yerde asılı olan Türk Bayrakları'nın sebebini soruyorlar, ben de onlara İsrail nüfusunun %18'ini oluşturan İsrail vatandaşı olan Filistinliler'e neden "Arap- İsrailli" dendiğini. Bir nevi bizim Osmanlıca'ya "eski Türkçe" diyerek hafıza manipülasyonu yapmamıza benziyor durum. Arap- İsrailliler'in üniversiteye gidene kadar eğitimlerini Arapça alma ve oy kullanma hakları var. Sosyo- ekonomik olarak alt sınıf olarak kategorize edilebilecek bu Filistinliler askerlik yapmıyorlar. Mecliste temsil hakları var ancak nüfuslarına oranla yarı yarıya daha az milletvekiline sahipler.


Sohbet ilerledikçe Türkiye ve İsrail'in milliyetçilik ve vatanseverlik konusunda benzeyen çok yönü olduğunu fark ediyoruz. Azınlıklar, askerlik, nüfus politikaları, demokrasi, kimlik oluşturma süreçleri konusundaki benzerlikler azımsanmayacak derecede fazla. En büyük farklardan biri ise İsrail devletinin Yahudi, Türkiye devlerinin ise laik olması.


Konu Yahudiliğe geldiğinde nasıl olup da Yahudiler'in çoğu zaman zeki ve çalışkan olduklarını tartışmaya başlıyoruz. İyi ve adil olmak için bu özelliklerin yeterli olmadığı hatta çoğu zaman kötüye kullanıldığı konusunda hemfikiriz. Jeremy bunun kesinlikle genetik bir temeli olmadığını söylüyor ve bir fıkra anlatıyor.


Biri Yahudi iki kişi trende yolculuk ederken, Yahudi olmayan Yahudi olana soruyor:
"Siz Yahudiler nasıl bu kadar zekisiniz?"
O sırada yumurta yiyen Yahudi cevap veriyor: Yumurta yediğimiz için, içinde söyle vitaminler var böyle faydalı"
"Hmm. Demek öyle, ben de yiyeyim, bir tane alabilir miyim sizden?"
"Tabii, tanesi 50 şekıl"
Adam yumurtayı satın alıp yerken birden duruyor ve soruyor:
"Bu yumurtanın markette satılandan ne farkı var ki? marketten 1 şekıla alırdım!"
Yahudi cevap veriyor: "Gördün mü işe yaramaya başladı bile."


Şakalardan sonra konu antisemitizme geliyor ve Jeremy Yahudiler'in çokça kullandığı bir Joseph Eötvösz ifadesinden bahsediyor: Antisemit, Yahudiler'den Gereğinden Fazla Nefret Eden Kişidir! Yani Yahudiler kabul ediyorlar ki kendileri nefret edilmeyi hak ediyorlar. Burada çok ilginç bir özeleştri var irdelenmesi gereken. Bir anlamda saflara ayrılmış olmayı yadırgamıyorlar, zaten dost olamayız, zaten anlaşamayız, zaten farklıyız, ötekiyiz. Bunu biliyoruz ve bunda bizim de payımız var. Üzerinde daha çok düşünmem gereken bu sözü tartışmaya devam ederken Taksim'e gitmek üzere parktan ayrılıyoruz. Elimde parktan aldığım uzun dalı sallayıp, düşünürken, Jeremy Çırağan Sarayı'nı görüyor ve neresi olduğunu soruyor. Otel - saray - zenginler - paralar, boşver devam edelim diyorum ama görelim bakalım Türk aristokrasisini diyor ve dalıyoruz içeri. Muhtemelen yanımda 2 metre boyunda iki "turist" olmadan elimde bir sopa ile içeri giremeyeceğim Çırağan'ın havuzunda boğaza nazır yüzen insanlar ve ıstakoz yiyen insanlar var. Kendimi Lost'ta Others'ın ortamına ilk defa girmiş yerliler gibi hissediyorum. Sarayın bir binasının üzerine asılmış iki dev Türk Bayrağı görüyoruz, tam içine girecekken karşılaştığımız uyarı yazısı son derece ironik: "Please do not bother, private meeting" Görüyoruz ki Türkiye'deki çoğu insan gibi Çırağan'dakilerin de kafası karışmış durumda; Türkiye vurgusu yaparken İngilizce yazı yazmak da yeni bir çeşit 'modern' milliyetçilik olsa gerek. Oteldeki küçük analitik turumuzu bitirip kapıdan çıkarken Mehmet Ağar giriyor içeri, elimde sallamaya devam ettiğim dalımla bir bakış atıyorum kendisine, umursamıyor. "Pekiyi" diyorum, "kaale alma seçmenini, öyle olsun :)"


Akşam yemeği için Aycan, Ahu, Sinem, Pınar, Pınar-2, ve Dalga ile buluşuyoruz. Biraz İstanbul biraz politika üzerine devam eden sohbetten herkes memnun kalıyor. Çoğu ilk defa İsrailliler'le tanışıyorlar ve basmakalıp bir kategorizasyon ötesinde bireysel bir ilişki bende olduğu gibi onlarda da önyargılarını gözden geçirme ihtiyacı doğuruyor. Siyasetle orduyu, toplumla bireyi ayrı ayrı ele alıp her birini önce kendi içinde anlamamız gerektiğini hafızamızdaki İsrailli profiline uymayan Jeremy ve Maor'u tanıdıktan sonra bir kez daha fark ediyoruz.


Hepimizin aklında bazı sorulara açıklık getirirken en az o kadar da yeni soru üreten günün ardından "barış" içinde evlere dağılıyoruz.
Bu maceranın sonu...