Showing posts with label ustalar. Show all posts
Showing posts with label ustalar. Show all posts

Monday, June 04, 2007

Rachel Corrie ve Empati

Filistin sokaklarında, lokantalarda, üniversitelerde hatta birkaç evde bir kızın posterleri vardı. Filistin’e gitmeden önce Filistin hakkında pek çok şeyi bilmediğim gibi Rachel Corrie’yi de bilmiyordum. Her kesimden insanın sevgisini kazanmış bu insanın fotoğrafıyla her karşılaştığımda içim bir tuhaf oluyordu. Gazze’de bir ev yıkımını önlemeye çalışırken, İsrailli bir buldozer tarafından ezilerek öl(dürül)müştü. Amerikan vatandaşı olması sebebiyle ölümü büyük yankı uyandırmıştı; İsrail bu feci ölümü ‘kaza’ olarak nitelerken, görgü tanıkları kesinlikle kasıtlı bir eylem olduğunu savunuyorlardı.

Dönünce Rachel’ı araştırmaya başladım. Yaptıklarını ve yazdıklarını okudukça ondan çok etkilendiğimi hissettim. İnsana birlikteyken kendini en iyi hissettiren insanlar, ortak görüş ve duyguların paylaşıldığı insanlardır ya çoğu zaman, Rachel’a sanki tanıyormuşum gibi bir yakınlık duydum. Ve şimdi yaşamadığını düşündüğümde gözlerim doluyor ve yakın bir arkadaşımı kaybetmiş kadar üzülüyorum. Ülkesinin Gazze’de tanık olduğu vahşet karşısında hiçbirşey yapmamasıyla birlikte koşullu şartlı bir vatan sevgisini benimsemiş olan Rachel, Amerikan bayrağını yakmış. Hal böyle olunca da muhafazakar Amerikalılar tarafından dışlanıp vatan haini ilan edilmiş ve bu ölümü hak ettiğini söyleyenler dahi olmuş. Aldığı pozisyon karşısında (benim ülkemsen ve en güçlüysen bir şeyler yap, yoksa sana tapınmıyorum) karşısında insanlar ikiye bölünmüş. Şimdilerde ise “My name is Rachel” (Benim adım Rachel) adlı bir tiyatro oyunuyla gündemde. Her ne kadar hem Filistin’de hem Amerika’da birçok çevre tarafından kullanılan siyasi bir sembol haline getirilmiş olması hoşuma gitmese de, yine de birçok insan için ilham verici bir kişilik olması sebebiyle ‘popüler’ hale getirilmesini hoşgörüyorum.

İnternete girip hakkında araştırma yaptığınızda karşınıza çıkan bilgilerin çoğu ölümüyle ilgili olacaktır. Benim için Rachel’ın kazayla ya da kasten öldürülmüş arasında bir fark yok. Meselenin bu kısmını bu kadar önemsemek, onun hiç hoşlanmadığı bir takım ayrıcalıklara sahip olmasından dolayı her gün öldürülen yüzlerce Filistinli’yi azımsamak anlamına gelmez mi?

Onu sizlere kendi sözleriyle anlatmak istiyorum...

Daha çocukluğunda kurduğu hayalleri ve onun sahip olduğu ayrıcalıklara sahip olamayan insanlara karşı duyduğu empatiyi net bir şekilde ifade eden Rachel’ın 10 yaşındayken kurduğu hayalleri ve ideal dünyasını anlatan ‘Dünyada Açlık’ konusundaki şiiri, bir çocuğun dünyayı anlayabilme ve hissedebilme limitlerini gösterir:

“Diğer çocuklar için buradayım…

Buradayım çünkü önemsiyorum…

Buradayım çünkü dünyanın her yerinde çocuklar acı çekiyor ve her gün kırk bin insan açlıktan ölüyor…

Buradayım çünkü bu insanların çoğu çocuk…

Yoksulların her yanımızda olduğunu ve onları görmezden geldiğimizi artık anlamak zorundayız…

Bu ölümlerin önlenebilir olduğunu anlamak zorundayız…

Üçüncü dünya ülkelerindeki insanların tıpkı bizler gibi düşündüğünü, önemsediğini, güldüğünü ve ağladığını anlamak zorundayız…

Onların bizim hayallerimizi ve bizim onların hayallerini kurduğumuzu anlamak zorundayız…

Onların biz olduğunu anlamak zorundayız… Biz onlarız…

Hayalim 2000 yılına kadar açlığı bitirmek…

Hayalim her gün açlıktan ölen kırk bin insanı kurtarmak…

Hep birlikte geleceğe ve orada parlayan ışığa bakabilirsek, hayalim gerçekleşebilir…

Açlığı görmezden gelmeye devam edersek o ışık sönecek…

Hep birlikte yardım eder ve çalışırsak büyüyecek ve yarın yanmaya devam edecek.”

Washington eyaletinin en liberal üniversitelerinden biri olan Evergreen State College’a kaydolduğunda dünyada yapacak çok işi olduğuna inanan 18 yaşında bir aktivisttir. Savaş karşıtı ve küresel adalet komisyonlarında çalışır. Mezun olduğunda artık gerçeği gidip yerinde görme vaktidir. 2003’te çatışmaların yoğun olduğu bir dönemde Gazze’ye giderken şu satırları geride bırakır:

“Hepimiz bir gün doğduğumuz gibi öleceğiz. Büyük ihtimalle yalnız olacağız ölürken.

Ya yalnızlığımız bir trajedi değilse? Ya yalnızlığımız korkmadan gerçekleri söylememize izin veren şeyse? Ya yalnızlığımız dünyayı dinamik bir varlık olarak değiştirilebilir ve interaktif olarak deneyimlememizi sağlayan bir maceraya atılmamıza izin veren şeyse?

Eğer Bosna’da, Ruanda’da ya da daha kimbilir onlar gibi nerelerde yaşasaydım, gereksiz ölüm uzak bir sembol, bir metafor değil, gerçeklik olacaktı.

Ve bunu metaforlaştırmaya hakkım yok! Ama muazzam ve gereksiz bir konuda kendimi avutmak için kullanabilirim.

Bunun farkına varmak… Hayatımı bu dünyada hep ayrıcalıklarımın olduğu yerlerde yaşayacak olmanın farkına varmak…

Rusya’da kaynayan suları soğutamam. Picasso olamam. İsa olamam. Küçücük ellerimle dünyayı kurtaramam.

Bulaşıkları yıkayabilirim.”

Gazze’ye vardıktan sonra karşılaştıkları ve bunlar karşısında hissettikleri hakkında ailesine ve arkadaşlarına sık sık yazdığı e-maillarla duyduğu üzüntüyü, öfkeyi ve diğer tüm duygularını dile getirmiş Rachel. Bu e-mailların, gerçekten dünyayı önemseyen, kendisinden bambaşka bir kültürü, yaşam tarzı, dili, dini olan insanları anlamak ve yaşadıklarını paylaşmaya çalışan bir insanın iç dünyasını çok iyi yansıttığını düşünüyorum. Malesef Türkçe’leri yok, çünkü ortada Türkiye’yi ilgilendiren bir durum yok (!)

Rachel’ın öl(dürül)meden birkaç gün once Rafah’da olanlarla ilgili anlattıkları şöyle:



Aslında ölümüyle bir anlamda amacına da ulaşmış oldu: Dünyanın dikkatini yaşanan insanlık dramına -bir nebze olsun-çekti ve tiyatro oyunlarıyla, kitaplarla çekmeye devam ediyor.

Thursday, February 01, 2007

Gandhi'nin hakikati...

Kahramanım Gandhi 1869’da Hindistan’da doğdu. 13 yaşında beşik kertmesi Kasturba Makhanji ile evlendi. Avukat olmasını isteyen ailesinin ısrarı üzerine Londra’ya giderek hukuk okudu. Hindu olarak yetiştirildi fakat tüm dinlere karşı merak ve sevgi doluydu. Okulu bitirdikten sonra Güney Afrika’ya giderek mandaya ve ırkçılığa karşı direndi. Defalarca hapse girdi. Kendisine, halkına ve insanlığa yapılan tüm kötü muamele ve işkenceye rağmen şiddeti değil pasif direnişi ve sivil itaatsizliği seçti. Haktan yana oldu. Silahsız bir ruhani ve siyasi lider olarak İngiliz emperyalizmine karşı durdu. Sadelik, şiddet karşıtlığı, vejetaryenlik, hakikat, sevgi ve inanç, felsefesinin temel taşlarıydı. 1948’de Yeni Delhi’de radikal milliyetçi bir Hindu tarafından öldürüldü.

"söylediklerinize dikkat edin düşüncelere dönüşür...
düşüncelerinize dikkat edin duygularınıza dönüşür...
duygularınıza dikkat edin davranışlarınıza dönüşür...
davranışlarınıza dikkat edin alışkanlıklarınıza dönüşür...
alışkanlıklarınıza dikkat edin değerlerinize dönüşür...
değerlerinize dikkat edin karakterinize dönüşür...
karakterinize dikkat edin kaderinize dönüşür..."

“Kendini bulmanın en iyi yolu, başkaları için hizmet yolunda kaybolmaktır.”


“Günahtan nefret et, günahkarı sev.”


“Göze göz anlayışı tüm dünyayı kör eder.”


“Mutluluk, düşüncelerinizin, söylediklerinizin ve yaptıklarınızın uyum içinde olmasıdır.”

“Dünya tüm insanların ihtiyaçlarını sağlayacak kadar zengin ama hırslarını değil.”

“Beni zincire vurabilirsiniz, bana işkence edebilirsiniz, bedenimi yok edebilirsiniz ama hiçbir zaman aklimi esir alamayacaksınız.”

“Yaptığınız herşey size önemsiz görünebilir, asil önemli olan yapıyor olmanız.”


“Önce sizi görmezden gelirler, sonra size gülerler, sonra sizinle mücadele ederler, sonra siz kazanırsınız.”


“Şiddete karşıyım çünkü iyi bir amaç için yapılıyor gibi görünse bile, bu iyi amaç geçicidir, ama bırakacağı kötülük kalıcıdır.”


“Mizah duygum olmasaydı, uzun zaman önce intihar etmiş olurdum.”


“Hiçbir zaman bazı insanların diğerlerini aşağılayarak nasıl gururlandıklarını anlayamadım.”


“Hiç kimse iznim olmadan beni incitemez.”


“Düşünmeyi bilen insanların öğretmenlere ihtiyacı yoktur.”


“Dünyada görmek istediğin değişim olmalısın.”


“Bir kültürü yok etmek için kitapları yakmanıza gerek yok, sadece okumalarını önleyin.”


“Bati medeniyeti hakkında ne mi düşünüyorum, bence çok iyi bir fkir olurdu.”


“Farklı düşüncelerimizin olması neden kalplerimizin buluşmasını engellesin ki?”


“Birşeye inanmak ve onu yaşamamak sahtekarlıktır.”

Saturday, January 20, 2007

Banal Milliyetçiliğin Kalleşliği, Bir Doğru İnsanın Acı Sonu...



Başımız sağolsun. Su an duygularımı yazmakta çok zorlanıyorum...Dünden beri durmadan onun hakkında okuyorum, izliyorum ve aralıklı olarak ağlıyorum.

Dun öğlen içim bir tedirgin, suskun oturuyordum, final dönemindeyim, ders çalışmaya uğraştım olmadı. Hiç adetim olmadığı halde uyudum gün ortasında, ve Aycan aradı, haberi verdi, önce anlayamadım, şaşırdım, uyku mahmuru televizyonu açtım. Baktım, cesedini öylece gördüm yerde...Üzerini kapamışlar, ayakları mahcup çocuklar gibi birbirine bakıyor...Ayakkabılarının altı delik…Kızı bağırıyor bir yandan, "babam o benim" diye, Ali Bayramoğlu geliyor, zaten kendi canıyla uğraşıyor, simdi can arkadaşının olum haberini almış, bir yandan Nuray Mert'i teselliye çalışıyor...Depremde en yakın arkadaşının olum haberini yıkık apartmanının önünde almış biri olarak çok iyi anladım duygularını o an. Hani sanki vurulmuş olsa sadece, bir hastaneye götürme sureci olsa, son söz söyleme birşey, yani küçücük bir umut birşey, azıcık? Ama yok! Vurmuş, duygularına, insanlığına şalteri indirip, boynuna sıkmış ve gitmiş, iş bitmiş orada...Öylece yatıyor yerde, üzerindeki beyaz kağıtta daha sıcak olan kani var...

Sonrası, televizyonda yapılan yorumlar ayrı bir acı verici süreç. Daha ilk yarim saat içinde insanlar soğukkanlılıkla konuşabiliyor, cinayetin Türkiye’ye olacak etkilerinden, stratejik öneminden...Bir durun, daha sokakta olu bedeni, bir durun, bir soğusun...Bir insan oldu ve hala orada öylece yatıyor...

Fırsat bilip üzerinden siyaset yapmaya çalışanlar, “katiller bulunacak” klişeleri, “unutmadık, unutturmayacağız"lar, sanki böyle birşey belliymiş önceden gibi, sanki yıldönümü kutlanıyor, herkes ne kadar da soğukkanlı! Öfkelenemedim, öylece ağladım kendi kendime...Yetiştirmem gereken ödev de yarim kaldı, bu halde tüketim toplumu okuyamadım...Nete girdim bırak "zaten vatan hainiydi iyi olmuş Ermeni’ye" diyenleri, MSN'de bazılarının haberinin olmamasını, olunca öğrenince hmm diye geçiştirmesini, lafı “hafta sonu naapıyoruz” a getirmesini anlayamadım...

Gazeteciler haberini yapıyor, bir suru malzeme çıktı, gündem oldu...Politikacılar hemen “duyarlılıklarını” gösteriyor, secime de az kaldı, faili bulsun ki üzerine çökmesin gölgesi...Vali tutuşmuş vaziyette, muavinini ve kendini aklamaya çalışıyor...Halkın çoğu da zaten çooook alışık bunlara, "böyle gelmiş böyle gider" deyip kabulleniveriyor durumu...Ya da "yüce yargı”ya "Türk polisi"ne devrediveriyor haklarını...

Belki de daha önce böyle birşey yasamamış olmamdandır üzüntümün bu kadar yoğun olması. Uğur Mumcu öldürüldüğünde çocuktum, Ahmet Taner Kışlalı'da 15 yasındaydım, dünya pek de umurumda değildi...İstanbul’da değildim, hiçbirini tanımazdım, demokrasi, hak hukuk nedir önemsemezdim, anlamazdim...

Ama Hrant Dink'i tanıyordum, birlikte Fransa'ya gitmiştik, ciddi ama çok samimi bir insandı. En son 32. Gün’de Orhan Pamuk Nobel ödülünü değerlendirirken içtenliği gözlerimi doldurmuştu, email atmıştım, hayranlığımı, düşüncelerini nasıl da paylaştığımı söylemiştim,o da içtenlikle teşekkür mesajı göndermişti...

Simdi o gitti, benim gözlerim yaşlı, karşıdaki teyze yorganlarını silkeliyor daha temiz yataklarda huzurla uyumak için, ben uyurken huzursuzum, yorgan yastık kar etmiyor. Uyanınca aklıma geliyor, hem onun olumu hem insanların duyarsızlıkları...Hangisi daha acı bilmiyorum...Meseleyi bir dedektif profesyonelliğiyle kim nasıl yaptı diye düşünemiyorum henüz ya da Türkiye’yi nasıl etkileyecek gibi stratejik öngörülerde bulunamıyorum. Henüz meydanlarda yürüyecek gücüm de yok, çok üzgünüm...

Her gecen gün, bu ülkeye, sadece devletine değil milletine de olan inancım biraz daha azalıyor...


Allah ailesine sabır versin…

Cenazeden fotograflar