learning and changing and acting through caring and understanding and experiencing and travelling and watching and listening and feeling...
Wednesday, May 16, 2007
Hitler Karşında Olsa Ne Yapardın?
Ocak ayında o İstanbul’a geldi, bizde kaldı, yine konuştuk saatlerce. Sonra ben tekrar Kudüs’e gittim Aycan’la, bizi havaalanından aldı, yemeğe götürdü, Bedeviler’e gittik birlikte. Ait olduğumuz milli ve dini kategorileri bir yana bırakarak müthiş bir dostluk kurduk.
Bugün yine geldi İstanbul’a ve bu kez yanında içi kan ağlayarak orduya mecburi hizmete gönderdiği 22 yaşındaki oğlu da vardı. Önde “Müslüman” anne-kız, arkada “Yahudi” baba oğul arabada giderken kendimize bir an dışarıdan bakıp memnun oldum. 3 yıldır orduda olan oğlu vicdani retçi olmamıştı ama silah kullanmayı reddetmişti. Tabii ki çocuğu soru yağmuruna tuttum. Babası siyonist olmadığı için okul hayatı boyunca “Arap” lakabıyla dalga geçilen çocukcağız alabildiğine mütevazi ve açıktı. Vicdani red ve ordu içindeki insan profilinden bahsetti. Şayet İsrailli’yseniz ve ‘pasifist’ olduğunuz savaşa karşı olduğunuz için askerlik yapmayı reddediyorsanız, sizi sıkı bir sorguya çekiyorlar. Aileniz, geçmişiniz, inançlarınız ve görüşleriniz iyice sorgulandıktan sonra hala pasifist olduğunuzu iddia ederseniz, “Pekiyi karşında Hitler olsa ne yapardın?” gibi can alıcı bir soru soruyorlar. “Ona da birşey yapmazdım, o zaman ben de onun yaptığı hataya düşerdim” derseniz muaf olabilirsiniz. Ama duygusallaşıp “Lanet olsun, tabii ki hemen öldürürdüm, vururdum” derseniz o zaman sizin pasifisitliğiniz yalnızca ülkenin şimdiki politikalarını eleştirmekle sınırlıdr ve bir siyasinizdir. Ya gidersiniz askere paşa paşa ya da hapse girersiniz.
“Hitler karşında olsa ne yapardın” sorusu Yahudiler için çok kritik bir soru. Jeremy, katıldığı bir radyo programında savaşın kötülüğünden bahsederken ona da aynı soruyu sormuşlar. “Tevrat’ı anlatırdım” demiş. “Eğer ben de onu öldürürsem, şiddete başvurursam, onun yapmasına karşı olduğum şeyi yapmış olmaz mıyım?”
İsrail’de bu soruya verilen en yaygın cevap “Hemen onu temizler ve milyonlarca Yahudi’yi ölümden kurtarırdım” imiş. Bence bu cevap çok şey söylüyor düşünme biçimleri ve mevcut politikalarla ilgili. Hem kötülüğün tek bir kişiden çıktığı gibi bir yanılgıya düşüyorlar hem de Filistin’de bitmeyen savaşta da “terörist”leri temizleyerek sorunlarını çözebileceklerine inanıyorlar. Gandhi bu durumu çok güzel özetliyor:
“Şiddete karşıyım çünkü iyi bir amaç için yapılıyor gibi görünse bile, bu iyi amaç geçicidir, ama bırakacağı kötülük kalıcıdır.”
Güvenlik gerekçelerinden dolayı ismini açıklamayacağım Jeremy’nin asker oğlunun ordudan bir arkadaşı ise şöyle demiş: “Hitler öldü, soykırım bitti, ama kötülük bitti mi? Zaferi biz mi kazandık? Hayır, kurbanları faillere dönüştürerek zaferi o kazandı ve biz şimdi yaptıklarımıza devam ettikçe, kaybetmeye mahkumuz.”
Tuesday, May 15, 2007
Antisemit, Yahudiler'den Gereğinden Fazla Nefret Eden Kişidir!

Maor'un orduda yaşadığı deneyimler çok ilginçti. Savaş karşıtı ve vicdani redçileri destekleyen bir babanın oğlu olarak yetişip askere gitmek ve 3 yıl inanmadığı bir oluşumun içinde olmak pek kolay olmamış. Ablası vicdani red hakkını kullanıp askerlik yapmazken, Maor silah kullanmama şartıyla askerliğini yapmayı tercih etmiş. Bu deneyimi, ülkesinin en önemli kurumlarından birini tanımak ve anlamak olarak değerlendirmek istemiş. Sadece askerlere matematik öğretiyor savaşa gönderirlerse gitmeyeceğini ve hapse gireceğini söylüyor. Her ne kadar böyle olumlu yaklaşmaya çalışsa da ona ters gelen birçok şey var askeriyede ve bir şekilde kendisinin bu politikaları desteklemediğini ifade etme ihtiyacı içinde. Bu yüzden de askeri üniformasının içine tişörtler giyiyor. Üzerlerinde "Filistinli Mülteciler Haklarını Almalıdır" ve "Vicdani Redçileri Destekliyorum" gibi sloganlar var. Arkadaşları kendisine sadece gülüyorlar. Komutanları ise henüz görmemiş, ama görürlerse kıyamet kopmaz diyor.
Babası Jeremy ise askerlik konusunda oğlu kadar şanslı olmamış. Yıllar süren askerliğini bitirip evlendikten sonra 1982 Lübnan- İsrail savaşı başlamış ve tam da ilk çocuğu doğduğu sırada tekrar göreve çağrılmış. (İsrail'de erkekler 3 yıl sğren mecburi hizmetlerini tamamladıktan sonra 45 yaşına kadar her yıl üç hafta ve savaş durumunda her çağrıldıklarında tekrar askere gitmek zorundalar) Mecburen teslim olmuş ve savaşmayacağı konusunda net tavır belirtmiş olduğu halde Lübnan'a gönderilmiş. Ve yemek yemeyi reddederek oruç tutmaya başlamış. Komutanları kendisini yemeye iknaya çalışsa da Lübnan'da bulunmasının kesinlikle yanlış olduğunu söyleyerek orucunu sürdürmüş. Zorla su içirmeye çalışmışlar ve direnmeyi sürdürmüş. Birkaç gün sonunda ise 'savaş'ı kazanan o olmuş ve evine dönmesine izin verilmiş. Bu olaydan sonra hayatını savaş karşıtlığına ve insan hakları savunuculuğuna adamış. Halen de dünyanın çeşitli yerlerinde bu konularda konuşma yapmaya devam ediyor.
İsrail ordusunda mecburi hizmet bittikten sonra çalışmaya devam etmek birçok genç tarafından (sağladığı ekonomik imkanlar sebebiyle) tercih edilen bir durum. Maor ise bu seçeneği kesinlikle düşünmediğini söylüyor. Ağustos'ta askerliğini bitirdikten sonra üniversiteye giderek Arapça öğrenmek istediğini söylüyor. Ve ekliyor: "Hayatta yolumu çizmeden önce ülkemin içinde bulunduğu durumu tam olarak öğrenmem gerekiyor. Bunun için de öncelikle dışladığımız ve nefret ettiğimiz "karşı taraf"ı anlamam lazım. Anlaşmanın ilk koşulu da aynı dili konuşmak. "
Sohbet devam ederken Atlas pasajında bir fotoğraf sergisine gidiyoruz. Jean Mohr'un 50 yıllık süreci içeren "İsrailliler ve Filistinliler: Bazen Yan Yana, Bazen Karşı Karşıya" başlıklı sergisi iki tarafta devam eden savaş boyunca farklı boyutlarıyla gündelik hayatı anlatıyor. Az yorum ve bol bilgi içeren sergiden hepimiz farklı anlamlar çıkarıyoruz. İstiklal caddesinde yürürken Jeremy yoruluyor ve bir parka gidip dinlenmek istiyor. Yıldız Parkı'na gidip oturuyoruz, onlar bana her yerde asılı olan Türk Bayrakları'nın sebebini soruyorlar, ben de onlara İsrail nüfusunun %18'ini oluşturan İsrail vatandaşı olan Filistinliler'e neden "Arap- İsrailli" dendiğini. Bir nevi bizim Osmanlıca'ya "eski Türkçe" diyerek hafıza manipülasyonu yapmamıza benziyor durum. Arap- İsrailliler'in üniversiteye gidene kadar eğitimlerini Arapça alma ve oy kullanma hakları var. Sosyo- ekonomik olarak alt sınıf olarak kategorize edilebilecek bu Filistinliler askerlik yapmıyorlar. Mecliste temsil hakları var ancak nüfuslarına oranla yarı yarıya daha az milletvekiline sahipler.
Sohbet ilerledikçe Türkiye ve İsrail'in milliyetçilik ve vatanseverlik konusunda benzeyen çok yönü olduğunu fark ediyoruz. Azınlıklar, askerlik, nüfus politikaları, demokrasi, kimlik oluşturma süreçleri konusundaki benzerlikler azımsanmayacak derecede fazla. En büyük farklardan biri ise İsrail devletinin Yahudi, Türkiye devlerinin ise laik olması.
Konu Yahudiliğe geldiğinde nasıl olup da Yahudiler'in çoğu zaman zeki ve çalışkan olduklarını tartışmaya başlıyoruz. İyi ve adil olmak için bu özelliklerin yeterli olmadığı hatta çoğu zaman kötüye kullanıldığı konusunda hemfikiriz. Jeremy bunun kesinlikle genetik bir temeli olmadığını söylüyor ve bir fıkra anlatıyor.
Biri Yahudi iki kişi trende yolculuk ederken, Yahudi olmayan Yahudi olana soruyor:
"Siz Yahudiler nasıl bu kadar zekisiniz?"
O sırada yumurta yiyen Yahudi cevap veriyor: Yumurta yediğimiz için, içinde söyle vitaminler var böyle faydalı"
"Hmm. Demek öyle, ben de yiyeyim, bir tane alabilir miyim sizden?"
"Tabii, tanesi 50 şekıl"
Adam yumurtayı satın alıp yerken birden duruyor ve soruyor:
"Bu yumurtanın markette satılandan ne farkı var ki? marketten 1 şekıla alırdım!"
Yahudi cevap veriyor: "Gördün mü işe yaramaya başladı bile."
Şakalardan sonra konu antisemitizme geliyor ve Jeremy Yahudiler'in çokça kullandığı bir Joseph Eötvösz ifadesinden bahsediyor: Antisemit, Yahudiler'den Gereğinden Fazla Nefret Eden Kişidir! Yani Yahudiler kabul ediyorlar ki kendileri nefret edilmeyi hak ediyorlar. Burada çok ilginç bir özeleştri var irdelenmesi gereken. Bir anlamda saflara ayrılmış olmayı yadırgamıyorlar, zaten dost olamayız, zaten anlaşamayız, zaten farklıyız, ötekiyiz. Bunu biliyoruz ve bunda bizim de payımız var. Üzerinde daha çok düşünmem gereken bu sözü tartışmaya devam ederken Taksim'e gitmek üzere parktan ayrılıyoruz. Elimde parktan aldığım uzun dalı sallayıp, düşünürken, Jeremy Çırağan Sarayı'nı görüyor ve neresi olduğunu soruyor. Otel - saray - zenginler - paralar, boşver devam edelim diyorum ama görelim bakalım Türk aristokrasisini diyor ve dalıyoruz içeri. Muhtemelen yanımda 2 metre boyunda iki "turist" olmadan elimde bir sopa ile içeri giremeyeceğim Çırağan'ın havuzunda boğaza nazır yüzen insanlar ve ıstakoz yiyen insanlar var. Kendimi Lost'ta Others'ın ortamına ilk defa girmiş yerliler gibi hissediyorum. Sarayın bir binasının üzerine asılmış iki dev Türk Bayrağı görüyoruz, tam içine girecekken karşılaştığımız uyarı yazısı son derece ironik: "Please do not bother, private meeting" Görüyoruz ki Türkiye'deki çoğu insan gibi Çırağan'dakilerin de kafası karışmış durumda; Türkiye vurgusu yaparken İngilizce yazı yazmak da yeni bir çeşit 'modern' milliyetçilik olsa gerek. Oteldeki küçük analitik turumuzu bitirip kapıdan çıkarken Mehmet Ağar giriyor içeri, elimde sallamaya devam ettiğim dalımla bir bakış atıyorum kendisine, umursamıyor. "Pekiyi" diyorum, "kaale alma seçmenini, öyle olsun :)"
Akşam yemeği için Aycan, Ahu, Sinem, Pınar, Pınar-2, ve Dalga ile buluşuyoruz. Biraz İstanbul biraz politika üzerine devam eden sohbetten herkes memnun kalıyor. Çoğu ilk defa İsrailliler'le tanışıyorlar ve basmakalıp bir kategorizasyon ötesinde bireysel bir ilişki bende olduğu gibi onlarda da önyargılarını gözden geçirme ihtiyacı doğuruyor. Siyasetle orduyu, toplumla bireyi ayrı ayrı ele alıp her birini önce kendi içinde anlamamız gerektiğini hafızamızdaki İsrailli profiline uymayan Jeremy ve Maor'u tanıdıktan sonra bir kez daha fark ediyoruz.
Hepimizin aklında bazı sorulara açıklık getirirken en az o kadar da yeni soru üreten günün ardından "barış" içinde evlere dağılıyoruz.
Bu maceranın sonu...
Thursday, August 10, 2006
Madalyonun Diger Yuzu: Israil

3 Ağustos 2006, Kudus
Maalesef, İsrail'de internet Filistin'de oldugundan çok daha pahali bunun için cok sık yazamiyorum. Seyahatin sonuna yaklastigim icin param da iyice azaldı, ama herşey yolunda. Dün sabah uyanır uyanmaz, asıl rezervasyonu yaptırdığım hostele taşındım. Burası çok daha güzel, hem eski bir kaleye benziyor, hem de tam kapalıçarşının içinde. Finlandiya, Cek Cumhuriyeti, Kanada, Filistin, İsrail, İrlanda, Almanya, İtalya, Belçika, İngiltere ve Slovakya'dan insanlar var. Hepsiyle az çok sohbet ettik ve İsrailli dahil herkes Filistin yanlısı. Savaş ve politika her sohbetin içinde ister istemez.
Hepimizin Mescid-i Aksa olarak bildiği aslında Hz. Ömer Camii olan camiye giriste müslüman olduğunu kanıtlamak gerekiyor, ''ecnebi''lere yasak. Önce Hz. Omer Camii’ne gidiyorum, öğle namazı vakti, cami kalabalık, sonra aynı bahçe içindeki Mescid-i Aksa’ya geçiyorum ve inanılmaz birşey oluyor. Daha girer girmez, etrafima göz bile atamadan ağlamaya başlıyorum, hüngür hüngür. Oturuyorum bir köşeye elimde mendil nerdeyse hıçkırarak ağlıyorum, kendime de şaşırıyorum nooluyo neden ağlıyosun diye sonra fark ediyorum buranın müthiş manevi atmosferinden kaynaklandığını. Yapı sade, etrafta görsel olarak insanı ağlatacak yoğunlukta birşey yok ama havası anlatılmaz yaşanır derler ya, öyle işte...Çıkmak istemiyorum bir türlü, uzun uzun oturuyorum içeride, sonra daha eski olan alt katı geziyorum ve sonunda büyülenmiş bir şekilde çıkıyorum. Yine Kapalıçarşı sokaklarindan gecerek Jaffa Gate e yuruyorum ve Tower of David muzesini geziyorum. Birkaç bölümden oluşan kale yani muzenin icinde bir minare var ama simdi kullanımda değil, cami belki de yıkıldı bilmiyorum. Müze, Kudüs'ün tarihini anlatıyor, her bölümde geçirdigi dönemler var, Osmanlı dönemi ise diğerlerine gore çok küçük ve yavan kalmis, 400 sene şehre egemen olmasina ragmen. Bu bölümde bir de interaktif film var. Baslangıç hüzünlü bir müzik ve Türk Bayrağı’nın inişi ve İngiliz Bayrağı’nın yükselişi, daha neşeli bir müzik ve 1948, İsrail Bayrağı’nın yukselişi, mutlu son! 400 senelik Osmanli idaresine karsin 31 sene Ingiliz Mandasi daha olumlu anlatılıyor. Tum ‘eski kent’ kısmının duvarları Kanuni Sultan Süleyman tarafından yapılmış, Filistinliler Türk olduğumu öğrenince hemen övunerek bundan bahsediyorlar ama müze o kadar önem vermemiş.
Akşam bir hahamla bulusuyorum, gelmeden once irtibata gectiğim, ismi Jeremy Milgrom. 55-60 yaşlarında İsrailli liberal, muhalif bir haham. Buluştuğumuz sırada yine bir sürü Yahudi Ağlama Duvarı’na doğru yürüyor ama bu kez protesto değil ibadet için, İsrail bayrakları yok. Yılın önemli ibadet günlerinden biri ve hepsi oruçlu, dün gün batımından bugun gün batımına kadar. Biz de peşlerine takılıp gidiyoruz ve Milgrom’ın Israil’e, savaşa, tüm olanlara iliskin görüşlerini dinliyorum hayretle ve sevinçle. İsrail'le Lubnan arasında yaşanan savaş değildir diyor, İsrail’ín haksız saldırısıdır, baskın ve haksız işgalidir diyor. Kendi çocuklarının şu an askerde bulunmasından duyduğu rahatsızlığı anlatıyor, sonuna kadar eleştiriyor tüm politikaları. Bu sırada siyah ceketli ve şapkalı 'koyu' bir yahudi yardim icin para istiyor ve Milgrom Arapça konuşmaya başlıyor, tepkisini görmek için, o da sadece şükran deyip geçiyor. ''Bu şehir gerçekten barış şehri olabilirdi ama şimdi sadece güvenlik önlemleri altında bu şekilde yaşanabiliyor aslında grupların birbirleriyle iletişimi yok! Bu arada tum ulke genelinde 3-4 okul varmıs İsrailli ve Filistinli çocukların birlikte gidebildiği.Bu bile buyuk bir adım gibi görünüyor bana.
Sonra bugün Yahudilerin Mescid-i Aksa’ya girmeye çalışacaklarını öğreniyorum, Yahudi inancına göre burası Süleyman Mabedi’nin üzerine inşa edildiği Moria Tepesi’ne yani Hz. İbrahim’in doğduğu yere denk geliyor. Devlet yahudilerin girişine izin verdi ama polisin ne yapacağı belirsiz. 20-45 yas arası hiçbir müslüman erkeğin bugün Mescid-i Aksa’ya giriş izni yok, en son bunu yaptıklarında, 2000’de Ariel Şaron da onlara katılmış, 2. intifada olmus. Büyük olaylar çıkabilir diyorlar.
Buraki çarşıda Filistinlilerin İsrail süs eşyaları, anahtarlıkları, hatta ‘don’t worry be jewish’ yazan tişortleri sattıklarını görünce çok garipsedim. Hostelde çalışan Fahmi’ye bunu sordum, para gerekiyor ne yapsınlar dedi, ben de o zaman yenilgiyi kabullenmiş o demektir, artik Kudüs’ü geri alacağını söyleyemez, lafta kalır.
Turkiye'de savaş görmedim ama deprem gibi bir felaket olduğunda müthiş bir birlik oluşur, herkes para toplar, ülkenin diğer ucundakine gonderir yardım eder, sizde böyle birşey var mı? Kudüs'te kimse pek umursamıyor gibi olanları, İsrailliler’in savaş yanlısı gösterisine kimse karşı çıkmıyor, neden böyle diye sordum ve artık pes ettiklerini, ettirildiklerini söyledi. Bir iş bulup kendini kurtardıktan sonra herkes kendi ailesini geçindirme derdine düşüyor ve bireysel olmaya başlıyor. Bir de gençken herkes daha aktif, daha inaniyor değişime ama sonra görüyorsun ne kadar güçlü olduklarını, karşı koymak imkansız, diyor ki bazen kendi arkadaslarımın bile casus oldugundan şüpheleniyorum, herkesi tek tek satın alıyorlar...Dernek kurma girişimleri, bütünlük kurma girişimleri engelleniyor, burda bir liderleri yok, Kudüs’te yaşayanların vatandaşlıkları yok ne İsrail'den ne Filistin'den yurtdışına giderken özel bir seyahat belgesiyle gidiyorlar. Durum çok karışık, çok boyutlu ve üzücü. Bana da ümitsiz görünmeye başladı.
3 Ağustos, 2006 Kudüs
Çok şükür bugün polisler Yahudilerin Mescid-i Aksa’ya girişine izin vermedi ve olaylar önlendi. Sabah erkenden kalkip Betlehem’e gittim. Şam Kapısı’ndan kalkan araçlarla 15 dakika sürüyor "duvar" a varış. Sonra inip havaalanını andıran büyük bir terminalde 3 kez pasaport gösterip iki kere aranip, X- raylerden geçip, tekrar Batı Şeria’ya geçiş. Betlehem yarısı müslüman, yarısı hıristiyan 22.000 nüfuslu bir Filistin şehri. Church of Nativity, yani Hz. İsa'nın doğdugu yer hemen şehir merkezinde. Çok eski büyük bir kilise, fazla turist yok, olaylardan dolayı turizm durmuş halde. Hz. Ömer Camii'ne gidip geziyorum ve burdaki görevlilerle sohbet edip görüşlerini alıyorum. Onlar da turizmin durmasından şikayetçi, aylardır maaşlarını alamayanlar var. Gazze ve Lübnan icin yardim toplayıp toplamadıklarını soruyorum ama yok! Tüm sorumluluk ve yetkilerini Hamas’a devretmişler. Pekiyi diyorum ben bağış yapmak istiyorum ama Hamas’ın silah almayacağını nerden bileyim, ben yemek ve ilaç olarak kullanılmasını istiyorum, sadece güven diyorlar söz veriyorlar ama çok inandırıcı olmadığından az bir miktarla yetiniyorum.. Sokaklar dilenen insanlarla dolu, ve dondurma isteyen cocuklarla....
Daha sonra bir taksiyle Heroid Sarayı’na yolculuk, 10 km kadar uzakta Filistin içinde ama İsrail askeri bölgesi, şoför benimle birlikte geliyor, İsrailli görevliyle selamlaşıyor, bilet alip sarayı, daha dogrusu kalıntıları gezip fotoğraf çekiyorum, ve aşağı geri döndüğümde gördüğüm manzara mutlu ediyor beni çünkü İsrailli görevli ve Filistinli şoförü sohbet ederken buluyorum. Sonra yine çileli sınırlardan Kudüs’e dönüş ve 'duvar’da “artık yıkılsın”, “duvar gerçeği gizleyemez” vb. özgürlük barışı vurgulayan yazılar ve grafitilerin fotoğraflarını çekiyorum, bunları döndüğümde websitesine koyabileceğim, havaalanında el konulmazsa...
Kudüs’te otobusün beni indirdiği yerde Garden of Tomb işaretini görüyorum ve içeri giriyorum. Burası Protestan inancına göre Hz. İsa’nın mezarının bulunduğu yer, bir açık hava kilisesini andırıyor. Katolik ve ortodokslar ise yarın görmeye çalışacağım Holy Sepulcher Kilisesi’nde olduguna inanıyorlar.
İlk defa Kudüs’ün batı kısmına geçiyorum, küçük bir Avrupa şehrini andırıyor, mağazalarıyla, hayat gayet normal, modern ve tuketim yönelimli. Old City’den çok farklı, burda da her yer polis ve asker dolu, gunde belki 500 polis asker görüyorum. En küçük bir büfenin girişinde bile güvenlik görevlileri çantaları kontrol ediyorlar.
Bu arada daha yeni fark ettim ki Ermeni mahallesinde kaliyormuşum, hemen yanında Müslüman bölümü, sonra Hıristiyan ve Yahudi bölümleri var. Bu mahalleler birbiriyle yan yana iç içe. Hıristiyanlarla müslümanlar arasında biraz olsun sosyal ilişki var ama Yahudiler tamamen içe kapalı. Bu şekilde bölgelere ayrılmış durumda Kanuni Sultan Suleyman’ın surlarıyla çevrili eski şehir...