Showing posts with label seyahat. Show all posts
Showing posts with label seyahat. Show all posts

Thursday, July 22, 2010

Dünyanın En Zengin 144. Ülkesi Nepal'den

Kathmandu'da tarihi yerlerin, mabedlerin durumu diğer herşey gibi içler acısı. İçinde onlarca mabed bulunan Durbar (Saray) Meydanı bakımsızlıktan bitmiş durumda. Bilgisayar oyunlarında cehennemi andıran distopik sahneler gibi: Her köşebaşında bir zavallı, bir dilenci, ölü sezon olduğundan gördükleri her turiste yapışan rehberler, kokuşmuş balıklar satan satıcılar, resmen alenen ortalığa çömelip kakasını yapan bir çocuk, boylarının 5 katı kartonları çuvallara doldurup günü kurtarmaya çalışan gençler, baliciler, tinerciler, öylesine depresif bir ortam.

Durbar meydanına girmek için buranın standartlarına göre kallavi bir ücret ödeyince insanın beklenti düzeyi yükseliyor. Hadi diyorsun, etrafa takılmayayım, tarihe sanata sepete konsantre olayım ama o da yok! Binaların girişleri kilitlenmiş, önlerinde hiçbir açıklayıcı yazı yok, isimleri yok, elinde lonely planet tahmin etmeye çalışıyorsun, merdivenlerinde uyuyan evsizleri görmemeye çalışarak. Her yerin çöp dolu olması, leş gibi kokması ve maskeyle gezmek zorunda olmayı saymıyorum bile zaten bütün Kathmandu'da durum aynı...

Bu kabustan sonunda pes edip uzaklaşıyoruz ve ilk bulduğumuz lokantaya girip birşeyler yemeye çalışıyoruz. Hijyenin sıfır olduğunu unuttuğumuz sürece sorun yok; gayet lezzetli, genelde bizim mantının büyüğü olan momodan yiyoruz, bir de garip görünümlü tuhaf tatlı sebzeler, ama Antep'te kebaptan gına geldiğinden hiç şikayetçi değiliz.

Her gün mutlaka yağmur yağıyor ve batı işi yağmurluklar musona pek de dayanıklı değil, ben paso ıslanıyorum. Şehrin altyapısı olmadığından her yer her yağmurda çamur ve sel oluyor, birkaç saat içinde de kuruyor. Ben de sandaletlerle mütemadiyen içine çeşit türlü vücut atığı karışan bu sulara dalıyorum motorsikletlerden kaçarken, zira burda kaldırım henüz icat olmamış. Sonra da içme suyumdan gıdım gıdım bir köşede ayaklarımı yıkıyorum.

Menuka ve ekürisiyle her gün buluşuyoruz. Dün utana sıkıla odamızda duş alıp alamayacaklarını sordular. Malum suları yok. Tabii ki zıplayarak kabul ettik, iki kuruş faydamız olabilceği için. Menuka, kızkardeşi İsuri, erkek kardeşi Robin ve babaları Kathmandu'da yaşıyorlar birkaç yıldır. Anneleri ve diğer beş kardeşleri ise 150 kilometre uzakta bir köydeler. Yılda birkaç kez görüşebiliyorlar. Yollar kötü, bu kadarcık yol 5 saat sürüyor ve onlar için pahalı. Onlar gibi çok aile bu şekilde bölünmüş yaşıyor. Bir kısım okumak ve para kazanmak için şehre geliyor, diğerleri memlekette kalıyor. Okuyorlar, uğraşıp didinip bu çileyi çekiyorlar da sonunda iş bulabiliyorlar mı? Çok yüksek ihtimalle hayır! Mesela Montessori tarzı eğitim veren anokullarında öğretmenlik revaçtaymış bu ara, maaşı aylık 80 euro, ama öncesinde 2500 euro verip bir sertifika almak gerekiyor. Normal anaokulu öğretmenliğinin maaşı 40 euro ama cumartesi dahil çok uzun saatler çalışmaları gerekiyor.

Devlet işlerine girmek nerdeyse imkansız. Menuka'nın arkadaşı Binod, Dış İşleri'nin açtığı personel alım sınavına girmek için yüzlerce euro vermiş. Sınav bu pazar ve tam yüz bin kişi katılıyor. Toplam alınacak personel sayısı 12! Ve merak ederim acaba gerçekten o sınavın sonucuna göre mi belirlenir o kadroya alınacak kişiler, yoksa kodamanların akrabaları şimdiden takım elbise alışverişindeler midir?

Sağlık sistemi de bitik. Sosyal güvence yok. 10 bin kişiye bir doktor düşüyor! Geçenlerde karın ağrısıyla hastaneye giden köylü bir kadına ameliyat olması gerektiği söylenmiş. Kadının böbreğini bir güzel çalmış doktor, birkaç ay sonra kadın kalan böbreğin ağrısıyla başka bir doktora gidince, o doktor da yabancı olup durumu anlayınca olay medyaya yansımış. Fakat kötü doktorun hastanesindeki tüm doktorlar ve uzun kolları sayesinde olay örtbas edilmiş. Olayı bize anlatanlar, yabancı (Hollandalı) doktordan övgüyle bahsederken, ona duydukları minneti batıya genelliyorlar. Kendi devletlerine de insanlarına da güvenleri kalmamış.

Bugün Dış İşleri Bakanlığı'nın önünden geçerken yüzlerce kişiden oluşan uçsuz bucaksız bir kuyruk gördük kapıda. Öğrendik ki pasaport kuyruğuymuş. İnsanların ülkelerinden umutları kalmamış; işçi olarak, mülteci olarak, öğrenci olarak bir şekilde kaçmaya çalışıyorlar. Burada umut tükenmiş...

Diğer taraftan buradaki mültecilerin durumu hiç de fena sayılmaz. Bugün gittiğimiz Patan isimli şehrin merkezinde yine bir Durbar meydanıyla karşılaşınca direk planı değiştirip yakınlardaki Tibet Mülteci Kampı'na gittik ve dünyada iyi şeyler de oluyor diye sevindik. Kampın el sanatları ve halı merkezi müdürü yurtdışında olduğundan, bir muhasebeciden beklenmeyecek sevimlilikteki Karma Bey bizimle ilgilendi. Ailesi 100 sene önce Tibet'ten kaçıp Nepal'e gelmiş olan Karma, Nepal'de doğmuş, büyümüş bir mülteci. 1960'ta Swiss Deveopment Cooperation desteğiye kurulmuş bu kampta 1200 Tibetli mülteci yaşıyor. Nepal'in genelinde ise 20.000 Tibetli var. Ayrıca Afrikalı ve Afgan mülteciler de mevcut ama azınlıktalar.

İsviçre'nin bu örnek projesinde 200 kişi çalışıyor ve seri halde Tibet halıları dokuyup el sanatları üretiyorlar. Bir katta, desenler çizilip boyanırken, diğer tarafta kadınlar el emekleri, göz nurları, duaları ve şarkılarıyla bu halıları dokuyorlar. Böylece hem geçimlerini sağlıyorlar hem de kültürlerini devam ettirebiliyorlar. Merkezde dokunan halılar ve el sanatları internet sitesi aracılığıyla Almanya başta olmak üzere en çok Avrupa'ya satılıyor. (www.jhcnepal.com)

Merkezin hemen yanında kreş, ilkokul, huzur evi ve evler var. Nepallilerle ilişkiler iyi, ayrımcılık yok. Zaten herkes aynı çileyi çekiyor, kimsenin ayrımcılık yapacak takati yok!

Karma ayrıca Birleşmiş Milletler'in kamplarından da bahsetti, önümüzdeki günlerde onları da ziyaret edeceğiz. İnsan içindeyken dışarıdan bakamıyor, işi olunca yazamıyor galiba, Antep'te 9 ay mültecilerle çalıştım ve Türkiye'nin bu alanda ne kadar içler acısı bir halde olduğu gerçeği, bu gerçeğin otaya çıkardığı problemleri bir sistemsizlik / projesizlik / duyarsızlık / kanunsuzluk içinde çözmeye çalıştım. Hayatlarını bu işe adamış insanlardan çok şey öğrendim ve şimdi dünyanın her yerinde bu alanda çalışan insanlardan da çok şey öğrenebileceğimi görüyorum.

Kararık görünen içime aldanmayın, dünyayı ve gerçeklerini keşfettiğim için iyi hissediyorum aslında kendimi, sadece duygusal ağırlığı biraz yoruyor...

Wednesday, July 21, 2010

Asya'da İlk Durak: Kathmandu

“Namaste, welcome to Nepal” diyerek elimizi sıkan güleryüzlü vize memurlarıyla selamlaşırken nasıl bir yere geldiğimizin pek de farkında değiliz. Kathmandu havaalanı 60'lardan kalma: Görevlilerin kıyafetlerinden, dükkanlara, vantilatörlerden, bagaj arabalarına, tuhaf bir bezginlikle karışmış bir eskilik.

Kapının önüne çıkar çıkmaz turist- satıcı oyunu başlıyor. Otele götürmek isteyenler, bavulunu çekiştirmeye çalışanlar, ille de benim taksiye bin diyenler, how are you ne var you where are you from'lar, gelir gelmez bir basıyor insana. Beyazlığımız Avrupa'da kar etmediği gibi burda da başımıza bela oluyor.

Nepal fakirler fakiri bir ülke. Otuz milyonluk ülkenin yarısı günde bir doların altında yaşıyor. Yolsuzluk almış yürümüş, durmadan hükümet değişiyor, protestolar yalandan işliyormuş gibi yapan demokrasiyi adam etmeye yetmiyor. Sokaklar leş gibi, her yer kokuyor, insanlar maskelerle dolaşıyor hava kirliliğinden. Köşebaşlarında kurulmuş derme çatma kasaplar, inşaat içlerinde hamur kızartıp satanlar, dilenciler, her bir yandan her an fırlayabilen motorsikletler, 24 saat kesintisiz devam eden köpek havlamaları ve korna sesleri Kathmandu'da günlük hayatın vazgeçilmezleri. Bu arada sabah, öğle akşam günde en az 7-8 saat elektrik kesiliyor. Akıllara mistik bir huzur diyarı olarak yerleşen Kathmandu, aslında klasik bir üçüncü dünya getto metropolcüğü.


Kathmandu'ya gelen turistler genelde bu hengameyle çok muhattap olmuyorlar zira çok cüzzi miktarlara çok konforlu bir tatil yapmak mümkün. 8 dolara bile merkezde banyolu iki kişilik bir oda alınabiliyor, 3 liraya harika bir yemek yenebiliyor. Gelenlerin çoğu da hemen bir tur ayarlayarak şehirden uzaklaşıyor zaten; trekkinge, raftinge, kayakinge, parasailinge gidiyor.


Biz öyle şeyler yapmıyoruz. Milli parklara, dağlara, göllere gitmek istiyoruz ama önce burada ne olup bittiğini bir anlamak istiyoruz. Hem acelemiz yok. Uzun bir seyahate çıkmanın en güzel tarafı, herşeyi dakika dakika planlamak zorunda olmamak. Zor tarafı ise bir şey beğendiğinde hem paran az olduğundan hem de taşıyamayacağından alamamak, devamlı ne kadar harcadığına dikkat etmeye çalışmak, çünkü daha az harcadığın her kuruşla bir memleket daha görebileceğini hesaplamak.

Seyahat ederken yapmayı en çok sevdiğim şeyin en hardcore versiyonunu burda yapma şansımız oluyor, Nepalli bir ailenin evinde iki gün misafir oluyoruz. Kathmandu'nun merkezinde bir gecekondu mahallesinde (ya da normal, çünkü burada bütün evler böyle gibi) 3 katlı bir ev. Her katında odalar var, her odada bir aile kalıyor. Tuvalet, banyo ortak. Tuvalet, bir delikten ibaret, yıllardır temizlenmemiş, su yok. Banyoda bir lavabo bir de karşısında bel boyunda tek bir musluk var, duş falan yok. Mutfak sıva, ev sahibinin insafa gelince birkaç saat akmasına izin verdiği kuyu suyuna hasret tencereler, üzerlerinde hamam böcekleriyle yerlerde beklemede. Onlara, soyulmuş sebze kabukları ve haşerat eşlik ediyor. Burası aynı zamanda evin hasta babasının ve 9 yaşındaki Robin'in de odası. Demir bir ranza, üstünde yatak niyetine nevresimsiz güveli, pireli bir yorgan, ve yatakta sosyal güvencesi ve parası olmadığı için belki de basit bir enfeksiyondan onu yatalağa çeviren bir hastalıktan müzdarip, işsiz, 8 çocuğunu nasıl geçindireceğini düşünen zavallı bir baba.


Diğer odada dünya tatlısı iki kızkardeş: İsuri ve Menuka, yaşları 21 ve 25. İkisi de sosyoloji okuyorlar üniversitede. Kalan vakitlerinde çamaşır, bulaşık yıkıyorlar dökme sularla, akşam 9 da yatıp sabah 5'te kalkıp yogaya gidiyorlar manastıra, evlerine bir misafir geldiğinde dünyanın uzak köşelerinden, onlarla ilgileniyorlar. (bkz. couchsurfing)


Odada iki adet tahtadan baza bozması, üzerlerinde yatak niyetine birer battaniye, minicik bir dolap ve bir masa. Hayatlarında köylerinden ve Kathmandu'dan başka bir yer görmediklerinden fakir olduklarının farkında değiller. Yerlerde duvarlarda dolaşan böcekler, susuzluk, elektriksizlik, havasızlık, kirlilik, devamlı pirinç- patates yemek, onlara koymuyor. O yokluk içinde gözleri ışıl ışıl. Kendileri bilmediklerinden başka türlüsünü, bizim için de normal sanıyorlar.


Bu yolculuğa çıkarken çeşit türlü zorlukla karşılacağımızı biliyordum ve kendimi hazılıyordum da, daha gelir gelmez 5 metrekarede elektriksiz oturmak, 4 kişi uyumak, ya da tahtalar her yanına battığı için uyuyamak, böcekler içine kaçacak diye kıyafetlerinle hiç susmayan köpekleri dinleyerek bu insanların hayatlarını düşünüp karşılaştırmalar yapmak, çişin gelince fare de vardır, kesin vardır diye korkup sabaha kadar tuvalete de gidememek, ayıp olmasın diye bahsi geçen mutfak koşullarında pişen yemeklerden yemek zorunda kalmak, insanlar elleriyle yerken elinde olmadan tiksinmek ve bakamamak, sonra kendinden de tiksinmek yargıladığın için, dibi görünmeyen bir bidondan bulanık bir tas suyla elini yüzünü yıkamak, dişlerini fırçalamak ve tüm bunlardan yaşadığın şaşkınlığı ev sahiplerine çaktırmamaya çalışmak...


Diğer taraftan hayatlarında hiç zeytin yememiş insanlara zeytin tattırmak, ille de lokum ikram etmek, ev sahibi aksi Sürahi Nine Nepal edition'a sevimlilik yapıp suları açtırmak, babaya kalsiyum sandozu denetip “iyi gelecek” deyip placebo etkisiyle hakkaten adama iyi gelmesi, Aslı'nın adamın raporlarına bakıp sorunun ne olduğunu anlayıp basit antibiyotik tedavisi ile bu işin hallolacağını anlatmasıyla adamcağızın yaşadığı sevinç, komşularla, köyden gelen akrabalarla tanışmak, daha uzaktakilerle 2 kelimecik de olsa telefonda konuşup, karşılıklı gülme krizine girmek, Robin'in okuluna gidip kapısız penceresiz devlet okulu nasıl oluyormuş görmek ve öğretmenlerden birinin katakullisiyle bir sınıfa 20 dakika öğretmenlik yapmak, İngilizce şarkı öğretmek, geç kalanlara şakacıktan fırça atıp çocukları güldürmek, tarif edilmez bir deneyim ve mutluluktu.


Hayatta yoğun deneyimler mutlaka çift taraflı oluyor, benim için de bu 4 gün zorlukları, mutlulukları, şaşkınlıklarıyla öyle oldu. Balici çocuklardan kaçıp, ara sokaklarda kaybolarak, kazıklanarak, rupi- tl hesapları yaparak, bir ishal, bir kabız olarak, bir sonraki günü planlamaya çalışarak bir süre daha Kathmandu'dayız. Sonra dağlara, köylere giderek derinlemesine Nepal'i keşfe devam.


Sana da Namaste Nepal, hoşbulduk!





Wednesday, June 09, 2010

Son Baskı

Sözümü tutamadım. Antep'te yazamadım, hatta okuyamadım da. Burada çok ilginç bir 9 ay geçirdim ve pek yakında temelli ayrılıyorum. Birkaç hafta İstanbul'da kaldıktan sonra Antep'in bana kazandırdığı en güzel şeylerden Aslı'yla, 8 aydan az olmamak kaydıyla paramızın yettiği kadar sürecek olan Asya kıtasının büyük bir bölümünü içine alan kocaman, heyecan verici, ucu sonu belirsiz bir seyahate çıkıyoruz.

Oralarda yazacak mıyım, bilmiyorum. Bu seyahatte olabildiğince plansız ve rahat olmak istiyorum. Rüzgar nereden eserse oraya gitmek, savrulmak, şaşırmak, yorulmak, zayıflamak, öğrenmek, yeni insanlar tanımak, eğlenmek, sonuna kadar merakımın peşinden gitmek istiyorum. Onun için söz veremiyorum.



Güzel bir haberle ayrılıyorum buralardan. Bu blogda büyük bir kısmını yayınladığım Filistin günlükleri kitaplaştı ve dün KırmızıKedi yayınevi tarafından yayınlandı. Kitabın adı Filistin'e Gitmek. Kitabın baskıya gittiği gece İsrail'in gemi baskınını düzenlemesi garip bir tesadüf oldu. Sanırım kitabın anateması olan Filistin'e gitmek, İsrail'le ilişkilerin şu anki durumu itibariyle pek mümkün olmayacak. Belki de ben de bir daha hiç gidemeyeceğim. Bunları düşününce çok üzülüyorum ama siyaset isimli oyunda dengelerin geceden güne değişebildiğini hatırlayınca yeniden umutlanıyorum.


Kitap, blogu takip eden çoğu kişinin bildiği üzere 2006, 2007 ve 2008 yıllarında Filistin'e yaptığım 3 seyahatte tuttuğum günlüklerden oluşuyor. Kitabın son 16 sayfasında da bu seyahatlerden çeşitli fotoğraflar var.

Keyifli okumalar...

Selma

Wednesday, October 22, 2008

Yüksekova’da 18 Saat Mahsur Kalınca Neler Öğrenilir?




Gerçeküstü kısacık bir İran seyahatinin ardından 20 Ekim Pazartesi İran saatiyle 15.10, Türkiye saatiyle 14.40’da Farsça adıyla Serow, Türkçe adıyla Esendere sınır kapısındayız. Arada tarafsız bölge yok. Aynı binanın bir tarafı İran bir tarafı Türkiye. Humeyni portresinin önünde fotoğraf çektirip Türkiye tarafına geçiyoruz. Atatürk büstünün önünde de bir fotoğraf çekilip Van otobüsüne biniyoruz. Esendere- Yüksekova- Van yolunun kapalı olduğunu öğreniyoruz.

16:00- Yollarda can güvenliği olmadığı gerekçesiyle askerler yolu kapatmış, ne zaman açılacağı belli değil, sınırda bekleyen diğer insanlarla sohbet edip fotoğraf çekiyoruz.

17:00- Yoldan hala haber yok, karnımız aç. Babayiğit gümrük müdürü bize taze fasulye yediriyor.

18:00- Mesai bittiği için sınırdan çıkarılarak Esendere’den 40 kilometre uzaktaki Yüksekova sınırına gidiyoruz. 50 kadar tır ve Van’a gidecek 8 yolcu otobüsü var, hepsi sıraya dizilerek bekliyor. Askerler yanlarına yaklaştırmıyor, bilgi vermiyorlar. Uzaktan tüfeği doğrultup “geri gidin” diyorlar.

19:00 Otobüsteki yolcular ve şoförler Yüksekova’dan bilgi almaya çalışıyorlar. Olayların durulduğu söyleniyor ama yol hala kapalı. Yolun kenarındaki şantiyeye misafir olup çay içiyoruz.

21:00 – Hala haber yok. Şoför, iki yolcu ve ben 500 metre ilerideki kontrol noktasına gidiyoruz. Yolda mayınlar olduğu, yol kenarında PKK’nın konuşlandığı söyleniyor. Yol kapkaranlık ve sessiz, en ufak bir seste irkilerek ama bir cevap alma umuduyla askerlere yaklaşıyoruz. “Dur” emri geliyor. Biz duruyoruz, askerler feneri yüzümüze tutarak yaklaşıyorlar. 5 kişiler, yaşları 20-25 yaş arası, belki daha küçük. Panik halindeler, gerginler. “Yol kapalı, geçemezsiniz” diyorlar. İkinci bir emre kadar beklememiz söyleniyor. Otobüste 4 aylık bir bebek var, yemeğimiz yok, sabah uçağa yetişmemiz lazım desek de kar etmiyor. “Gece bu yol kapalı kalacak, sabah açılır mı belli değil, ne yapacağınız bizi ilgilendirmez” diyorlar. Çaresiz otobüse geri dönüyoruz. Sınır da kapalı, İran’a da giremiyoruz.

22:00 – Yolcular sakin ve sabırlı. Şoför 30 yıldır bu yolda gelip gittiğini daha önce hiç bu kadar uzun bir yol kapama görmediğini söylüyor. Sabah 10’dan beri bekliyorlarmış. Telefonla ulaştığımız kişiler haberlerde bu yolun kapalı olmasıyla ilgili bir şey olmadığını söylüyorlar. İstanbul’dan araba kundaklama haberleri, Doğubeyazıt, Van’dan eylem, yaralanma haberleri geliyor. Kafalar karışık.

23:00 – Hava iyice soğuyor. Otobüsün kaloriferleri çalışmıyor. Öndeki tırlardan birinden fena halde ayak kokan çuvaldan bozma battaniyeler geliyor. İki büklüm uyumaya çalışıyoruz. İçerisi havasız, bebek ara ara ağlıyor, horlayanlar çok, yarı uyur yarı uyanık sabahı ediyoruz.

06:00 – Hava aydınlanmış, hiç bitmeyecek gibi görünen gece sonunda bitmiş, sabah olmuş. Burnum donmuş, çok üşüyorum, karnım aç, yiyecek bir şey yok. Sabırlar tükeniyor, ne olacağını öğrenmek istiyor herkes. Otobüsler ve tırlar askerlerin yanına iyice yaklaşıyor.

07:00 – Atık yağlardan yapılma İran keklerinden yiyoruz. Asker karakoluna tuvalete gidiyorum. Duvarda makineli bir tüfek asılı. Asker sabahın köründe Yüksekova’da pembe ceketli Sydney haritalı çantalı bir hatun görünce şaşırıyor: “Türk müsün İranlı mı?” “Türk, ne zaman açılacak yol?” “Belli değil”. Askerlere malum ikinci emrin kimden geleceğini soruyorum, Yüksekova tugayından diyorlar. Ankara’nın 16 saattir bu yolun kapalı olduğundan ve yüzlerce insanın sefil vaziyette beklediğinden haberi var mı?

08:00 – Herkesin komutanım diye hitap ettiği uzman çavuş geliyor. Uçağa yetişmemiz gerektiğini söylüyorum ve ne zaman açılacağını soruyorum. “Yolda can güvenliği yok, biraz ileride tarayabilirler otobüsü, sizi koruyamayız” diyor. O zaman konvoya eskortluk edin önerimi duymazdan geliyor. Durum bu kadar ciddiyse neden sadece 6-7 asker var bu noktada? Soramıyorum. Uzman çavuş bir anda İstanbullu kızlara fors yapma gayretiyle burada vatanı nasıl koruduklarından, 23 yaşında olduğundan ve 3 yıldır terörle mücadele ettiğinden bahsetmeye başlıyor. Bu sırada kapatılan girişe bir ambulans yaklaşıyor. İçinde acil durumda bir hasta olduğu bilgisi geliyor. Bize kahramanlık gösterisi yapan asker “gebersin” diyor. Yanlış mı duydum acaba diye Esra’ya dönüyorum o da bana bakıyor boş boş. Yolcular “olur mu komutanım, insandır sonuçta geçsin” deyince “bizim askerlerimiz ölürken onlar yardım ediyor mu” deyiveriyor. Şaşkınlıktan dilim tutulmuş oturuyorum.

Uzman çavuş konuşmaya devam ediyor. Hakkari’nin iğrenç bir yer olduğunu, hepsinin soylarının kurutulması gerektiğini söylüyor. Bir yandan da PKK’dan “şu an yaptığımız her şeyi izliyorlar, sizi bırakırsak ileride kimlik kontrolü yapıp Türk olanları alırlar” diyor. Sadece 4 İranlı var, gerisi Türkiye vatandaşı ama benden başka kütüğü “batı”da olan yok.

O otobüsten inince yolcular dayanamayıp faşistliğine sövmeye başlıyorlar. O bu halktan nefret ederse, bu halk devleti nasıl sevsin diyorlar. Esendere, Hakkari/Van bölgesinin ticaret vasıtasıyla ekmek kapısı olduğundan, Yüksekovalılara gözdağı vermek için yolu kapattıklarını söylüyorlar.

09:00 – Uzman çavuş tekrar otobüse binip yanımıza geliyor. Sanki karar veren oymuş gibi bebek ve biz “bayan”ların hatırına geçişimize izin vereceğini söylüyor. Madem can güvenliği yok, şimdi nasıl bizi o yola gönderebiliyor? Akşam emir bekliyoruz derken yalan mı söylüyorlardı? Biz 18 saat, tam 18 saat neden bekledik, şimdi ne değişti?

09:15 – Sınıra benzeyen kontrol noktasından geçip sağa çekiyoruz. 18 saat boyunca bizi aramayan asker birden otobüsteki bütün eşyaları ve insanları boşaltıp aramaya başlıyor. Esra, ben ve bebeğin annesinden başka kadın yok. Kadınların üstü aranmıyor. Çantalarımıza bakılıyor. Askerlere bir koli kek veriliyor ve yola çıkılıyor.

10:00 – Yol boş, Yüksekova normal görünüyor, yoldan ilk geçen araç biziz. Sakin sakin giderken birden yanımda koridorda duran termos havaya zıplayıp patlıyor. Kurşun mu geldi diye bakıyoruz ama değil. Herşeye hazırız, çok yorgunuz, sadece Van’dan 13:40’da kalkacak olan uçağa yetişip eve gitmek istiyorum.

10:30 – Yeniköprü’de ikinci kontrol noktası tekrar kimlikler çıkıyor, yolcular iniyor, valizlere bakılıyor. Askerler hallerinden bezmiş görünüyorlar, kimliklere bakarken sohbet ediyoruz, gencecikler, İstanbul’u soruyorlar, üniversitelerimizi soruyorlar. Bu kadar stratejik noktalarda bu kadar tecrübesiz çocukların işi ne?

11:30 – Mola vermeden ilerliyoruz uçağa yetişmek için. Uyukladığım bir anda Esra uyandırıyor beni. Yolun kenarında kalaşnikoflarıyla gövde gösterisi yapan PKK’lı ya da sempatizanı birkaç kişi var. Şoför, otobüse bir şey yapmasınlar diye destek anlamında korna çalıyor. Hemen ilerideki kontrol noktasında da askerler durdurunca “komutanım nasılsınız” diye başlıyor söze. Sonra açıklıyor: “Burada yaşıyorsan iki tarafla da geçinmek zorundasın” orada yaşayanlar ve en basit haliyle hayatını devam ettirmeye çalışanlar, durumu kabullenmiş, PKK azıtmasın, devlet de halkı hor görmesin diyorlar. Kendilerini de bizden ayrı görmüyorlar. PKK otobüsü durdursa, seni alsa biz durur muyuz diyorlar, hem ne demek sen Türk’sün ben Kürt’üm, kardeşiz, ikimiz de bu vatanın evladıyız diyorlar. Bu laflar İstanbul’da klişe bir konferansta değil, Yüksekova’da, Başkale’de silahlar arasında bir yolculuğu beraber yaparken söyleniyor.

12:30 – İki ya da üç kontrol noktasından daha geçiyoruz. Otobüs durur durmaz kimliğimi çıkarmaya alışmışım artık, otomatik olarak çantamı açıyorum, bekliyorum. Sonuncuyu da geçince bir mola verelim diyorlar. Sadece yarım saat yolumuz kalmış ve uçağa ucu ucuna yetişebileceğim ama yapacak bir şey yok duruyoruz. O 15 dakikayı orada kaybederken artık sinirler boşalıyor ve ağlamaya başlıyorum. Bu uçağı kaçırmak istemiyorum. Bir gün daha burada kalmak, işime geç kalmak, 200 ytl uçak parası vermek, 30 saat içinde bir şeriat, bir laik devlet, bir TSK bir PKK arasında gidip gelmek istemiyorum. Uyumak istiyorum, eve gitmek istiyorum…

13:05 – Yolculardan ikisi onları bekleyen arabaya bindirip yetiştiriyorlar bizi havaalanına. Esra’nın uçağı 14:30’da, bekliyor. Ben aceleyle geçiyorum güvenlik kontrollerinden

14:00 – Uçak kalkıyor. Çok açım, molada da yemedim, param da yok, ikram da yok bu uçakta. Ankara’da duracak, tekrar kalkacak 5’te anca varır İstanbul’a, dayanabilir miyim o kadar? Çantalarımı indirip bozuk para aramaya başlıyorum. Fotoğraf makinemin çantasından bozukluk çıkıyor biraz. 6 ytl toparlayıp bir sandviç alıyorum. Günlerdir değiştiremediğim ve muhtemelen kokan kıyafetlerimle, takati kalmamış halde yiyorum sandviçi.

16:00 – Uçak Ankara’da durup yolcu alıyor, binenlerin yarısının üzerinde Fenerbahçe formaları var. Chelsea maçına gidiyorlarmış. Hey gidi dünya.

17:00 - Uçak Sabiha Gökçen havaalanına iniyor. Esra’nınki direk olduğu için benden önce gelmiş, otobüsle Kadıköy’e gidip yemek yiyoruz, şaşkınlık ve yorgunluğa sonunda İstanbul’a varmış olmanın sevinci ekleniyor.

20:30 Sonunda eve varıyorum. Tahran-İstanbul arası direk bilet alacak paramız olmadığından araba+uçak+araba+araba+otobüs+araba+uçak+otobüs+deniz otobüsü+araba denklemiyle tam 34 saat sürüyor. Biraz zahmetli de olsa “Hakkari gerisi yok gari”nin ne demek olduğunu bu 34 saatte öğreniyorum. Ve o uzman çavuşa katılmıyorum, bence buralar iğrenç değil. 18 saat bizi aç susuz gerekçesiz bekleten askerin sözlerine değil, bana tadı kötü de olsa bir kek veren, ayak da koksa bir battaniye getiren, o yolda, o otobüste kendimi güvende hissettiren insanların (ve evet onlar Kürt) insanlığına inanıyorum… İsimleri kısaltmalardan oluşan resmi gayrı resmi örgütlerin asla barış getiremeyeceğini görmemiz için, o kaderine terk edilmiş 18lik askerlerden kaçının daha ölmesi, o halka daha ne kadar insan değilmiş gibi davranılması gerekiyor, bilmiyorum...

Sunday, September 14, 2008

İSVEÇ İZLENİMLERİ - 1

Eylül’ün ilk haftasında, bir Kadınlar ve Kültürler arası diyalog toplantısı için İsveç’teydim. Adetim değil, normalde batı ülkelerine olan seyahatlerimi yazmıyorum. Çünkü zaten her şey söylenmiş gibi hissediyorum. Ya da üzerine bir şey söyleyecek kadar heyecanlandırmıyor beni. Önce biraz İsveç, ikinci bölümde 12 ülkeden 22 kişiyle ilginç toplantımızdan notlar.

İsveç gittiğim ilk İskandinav ülkesi. Gider gitmez, havaalanına iner inmez etkiledi beni. Evet belki başka ülkelerdeki gibi burada da trafik yok, şehir harika tasarlanmış, hayat sakin ama daha fazlası var.

Kadın erkek eşitliği herhalde dünyadaki en üst seviyesinde yaşanıyor burada. Kadınların ücretli doğum izin süresi neredeyse iki yıl. Ve bu sürenin en az üç ayını baba kullanmak zorunda, isterse daha fazlasını da kullanabilir. Devlet eliyle babanın da çocuğun bakımında aktif rol alması sağlanıyor. Göteborg sokakları bebek arabalarıyla gezen ya da kafelerde bebekleri kucaklarında muhabbet eden erkeklerle dolu. İsveç başbakanının da bebeği olmak üzereymiş ve o da 3 ay doğum iznine ayrılacakmış.

Görüştüğümüz kadınlardan küçük çocuğu olanlar en geç saat 3’te işten çıkıyorlar. İnsanlar çocuklarını uzun süre kreş ve bakımevlerinde bırakmama konusunda çok bilinçli. (İnsan karşılaştırmadan edemiyor, bizde veliler 5 te de işten çıksa, nasıl olsa anaokulu 7’ye kadar açık olduğu için, 2 saatlik zamanı kendi için kullanıp çocuğu son dakikada alıyor)

Kadınlar, erkeklerin yaptığı, geleneksel olarak erkeklere özgü olduğu düşünülen birçok iş kolunda çalışıyor. Bunlardan bana en ilginç geleni kadın papazlar oldu. Ayrıca 20 yaşında tır şoförleri, gazete genel yayın yönetmenleri, pilotlar da çok.

Evde yemekleri daha çok erkekler yapıyor. Misafir olduğumuz İsveçli ailenin evinde, ev sahibi erkek biryani, İsveç köftesi ve elmalı payı tek başına yapmıştı. Bizim bu duruma şaşırmamıza da çok şaşırdılar.

7 milyonluk ülke nüfusunun 5.5 milyonu İsveç Kilisesi üyesi ama genel olarak seküler sayılabilecek bir ülke. Zira bu insanların %90’ı vaftiz, evlenme ve cenaze işleri dışında hemen hiç kiliseye uğramıyor.

Devlet çalışanların kazancının 1/3’ünü, işverenlerin kazancının yarısını vergi olarak alıyor. Ayrıca %25 katma değer vergisi var alışverişlerde. Hayat pahalı, yaşam standartları çok yüksek, ama materyalizm güçlü görünmüyor. Sosyal devlet ve kapitalizm el ele güzel bir sistem inşa etmişler gibi.

Mesela kaldığımız otelin lobisinde elmalar, meyve suları, kahveler var, bütün gün serbest atıştırmak. Daha önce görmemiştim böyle bir durum, oteller maksimum kara odaklanmazlar mı? Belki de hostel ruhuyla otel lüksünü birleştirmişler.

İnsanlar sade ve şık giyiniyor, canlı renkler yok, işlemeler, çiçekler, tokalar yok, sade renkler sade tasarımlar ve bence muhafazakar bir giyim tarzı. Şöyle yordum kadınlar için biraz: Zaten erkeklerin olduğu her alanda varlar, eşitler, acaba dişiliklerini vurgulamaya ihtiyaç mı duymuyorlar? (Yoksa içleri mi geçmiş?)

Çeşme suyu içiliyor, çok temiz ve lezzetli. Bu yüzden de yeni bir karar alınmış, Göteborg’da pet şişeyle su satışını yasaklıyorlar yakında. Herkes çeşmeden içsin, böyle bir ihtiyaç yok diyerek. (şu an yarım litre su 2.5 euro)

Göteborglular şehirlerinden bahsederken “şurayı şöyle yaptık, bu konuda böyle karar verdik” diye sahiplenerek konuşuyorlar devamlı. Demokrasi kuvvetli, yönetime katılım yüksek. Belediye çalışanlarının tamamına yakını part time çalışıyor (sadece 9 kişi tam zamanlı), kalan zamanlarında kendi mesleklerini icra ediyorlar. Belediye başkanı şehirdeki çoğu insan gibi işine bisikletle gelip gidiyor.

Şehri Hollandalılar inşa etmiş, kanallar ve köprülerle dolu sevimli bir şehir. Ulaşım çok kolay, şehrin her yerine tramway ya da otobüs var.

İsveçli olmak için İsveç’te yaşamak yeter diyorlar. Kısa bir zaman öncesine kadar İsveç’te iki yıl yaşamış olmak vatandaşlık almak için yeterliymiş. Irka ve etnisiteye gönderme yok, toprağı kutsallaştırma yok, “şansımıza burası denk gelmiş, belki de yarın başka yerde yaşarız, kimbilir?” diyorlar. Hiç mi milli duygu yok canım deyince de milli maçları örnek veriyorlar.

Afrika’dan ve Ortadoğu’dan çok göçmen var. Vatandaşlık kolay alınıyor fakat göçmenler entegrasyona direniyorlar. Eğitim üniversite dahil ücretsiz ve kaliteli olduğu halde üniversiteye gitmiyor çoğu. Lise sonrası meslek eğitimlerine de katılmıyor. Almancı usulü evlenip bir sürü çocuk sahibi olarak, çocuk parası alıyorlar. Boşanıp ayrı eve taşınan ve devletten daha çok para almaya çalışan çiftler de mevcut. Ve bu insanlar, buraya gelip kendilerine sunulan bütün fırsatları tepip, akılları sıra devletin açık noktalarını yakalayıp tembel tembel yaşıyorlar. Mahallelerinde kahveler var bütün gün boş boş oturdukları. Üstüne üstlük de bunlar kafir gavur diye sürekli sövüyorlar İsveçlilere. (Bunları bana orada 43 yıldır yaşayan bir Türk anlattı, İsveçliler göçmenler hakkında kötü bir laf etmediler, bu ne olgunluk?)

Her yıl üniversitelerdeki bölümlerin puanları 4 yıl sonra gerekecek olan iş grupları, istihdam istatistiklerine göre hesaplanıyor. Her alanda yeteri kadar uzman yetiştirilmeye çalışılıyor. Üniversite son sene çoğunda stajlarla dolu geçiyor. 20 sene öncesine kıyasla daha az insan üniversiteye gidiyor çünkü daha kısa süren meslek eğitimleri de, maddi olarak tatmin edici koşullar sunuyor.

Liberalizm sanki bir ideoloji değil de içselleştirilmiş bir değer gibi burada. İnsanlar hem açık görüşlü hem saygılı hem de mütevazı.

Şehirde bir tek dini kitaplar satan kitapçı var ve adı DIN BOK. (din=din, bok=kitap)


Kilise tarih boyunca güçlü bir kurum olmuş, hala birçok alt kuruluşu, arazileri var. İnsanlar kilise üyeliği için de yıllık aidat ödüyorlar. Çoğu sadece iyi bir cenaze töreni istiyor kiliseden. Şimdilerde belediyeler de sivil cenaze hizmetleri düzenlemeye başlamış, böylece kilise üyeliğinden ayrılanlar artmış.

Kalp krizleri için ve hayvanlar için özel ambulanslar var.

Sosyonomi bilimi yaygın bir anlayış olarak kullanılıyor sistemde. Yani toplumsal olayların insan psikolojisine yön vermekten ziyade insanların sistemi değiştirdiği önermesine dayanıyor. Bireye öncelik var, temellik var. Belki de bu yüzden sistem sürekli değişen şartlara kendini adapte ediyor, yeniliyor.

İsveç hala kron kullanıyor. Yakın zamanda da Euro’ya geçmeyi düşünmüyor. Çünkü her konuda olduğu gibi burada da bireyin faydasını öne koyuyor. Euro kapital için iyi fakat insanlar için kötü.

1967’ye kadar trafik soldan akıyormuş, sonra bir gecede değiştirilip sağa alınmış.

Homoseksüeller, transeksüeller gibi marjinal gruplar ailelerinden ya da yaşadıkları topluluklar tarafından tehdit, ayrımcılık gibi davranışlara maruz kalırsa, valilikler kimlik değiştirmelerine, ev ve iş bulmalarına yardım ediyor. Aynı şekilde namus davalarında da diğer İskandinav ülkeleriyle işbirliği halinde kişiye yeni bir hayat kurması için yardım ediliyor. Fakat şimdilerde bir adım öteye gidip, namus davalarını önlemenin bir yolunu aramaya başlamışlar. Bu noktada da çelişkiler çok çünkü insanların kültürlerine müdahale etmeme üzerine kurulu bir sistemde nasıl bir ayırt edici kriter kullanacakları belirsiz.

Şehir içinde hayat engellilere uygun inşa edilmiş genel olarak. Bunun yanında son gün gittiğimiz Groto adasının büyük bölümü tamamen engellilere özel inşa edilmiş. Restoranlar, yürüyüş alanları, tuvaletler, iskeleler vs.

Nasıl olmuş da bu insanlar bu kadar ilerlemiş, en güzeli de ilerlemenin teknolojiden bağımsız olabileceğini kanıtlamış? Bence 200 yıldır hiçbir savaşa katılmamış olmalarının etkileri büyük. Herkes birbirini çatır çatır öldürürken, onlar üretim yapmışlar. Konuştuğum birkaç İsveçli savaşa katılmamış olmamakla övünmüyor da müdahale etmedikleri için kendilerine ödlek diyorlar.


*İsveç’e gitmeden iki gün önce bir dolaptan düşüp hem dolabı hem makinemi kırdım hem de omzumu incittim. Bu yüzden fotoğraf çekme konusunda çok isteksizdim İsveç’te, pek de fırsat olmadı :(

Saturday, August 09, 2008

Bisikletle Ortadoğu-3: Ürdün

9 Mayıs 2008, Amman

Lübnan’daki çatışmalardan dolayı sınırlar kapatıldığından, birçok insanın dönüşü tehlikeye girdi. Bizim gidiş biletimiz Beyrut, dönüş Amman üzerinden olduğu için sorun yok ama çoğu insan biletini gidiş-dönüş Beyrut’tan aldığı için kara kara ne yapacaklarını düşünüyorlar. Aileler de merakta, herkes telefonla iyi olduğunu haber veriyor. Ekipteki gazetecilerden biri Lübnan’a geri gitti ama sınırdan çevirmişler, AP için çalıştığı halde.

Amman’a vardığımızda saat gece yarısını geçmiş durumda. Minik otelin lobisi tam bir kaos. Türkiye ekibine iki büyük oda verdiler. Yine valizler açıldı, ertesi günün hazırlıklar yapıldı. Çamaşır yıkadık, elektroniklerimizi şarj ettik. Yorgunluğumuzu atlatamasak da yeni güne hazırdık.

Suriye’de evsahibemizin Esma Esad olması gibi, burada da evsahibemiz Kraliçe Rania. Kendisi meşgul olacak ki görüşemedik. Onun yerine Ürdünlü yeni üyeler katıldı ekibe. Bir tanesi yalnızca 12 yaşındaydı.

Amman parkurumuz tamamen şehir içindeydi ve trafik gayet yoğundu. Bu yüzden yolun sağ tarafından bazen ikili bazen tek şerit olarak ilerledik. Ve yarı ilkokul yarı askeri marş tadındaki şarkımızı yine hep bir ağızdan söylemeye başladık: “We are women from all around, we want peace for everyone! I am from here and you’re from there, we want peace for everwhere!” (Mehtap bunu çok güzel kafiyeli Türkçe tercüme etmişti ama hatırlayamıyorum)

Ürdün’ün Follow the Women’dan haberi yoktu, sokaklar boştu, kimse ellerinde bayraklarla bizi beklemiyordu. Ürdün ilginç bir ülke aslında ama bu sokağa pek yansımıyor. Ülkenin %70’ine yakını Filistinlilerden oluşuyor. Bunun dışında ayrıca Filistinli mülteciler ve 2003 Irak savaşının başlangıcından beri kabul edilen Iraklı mülteciler var. Devlet mültecileri destekliyor fakat konu işe gelince mülteciler vatandaşların işlerini elinden alıyor. Daha ucuza ve gayrı resmi çalıştıkları için bazı Ürdünlüler durumdan hiç hoşnut değiller.

Evler çok sade, hepsi aynı renk ve gösterişsiz. Hangisinde bir zengin yaşar hangisinde bir fakir anlamak çok zor. Kadınlar çarşı pazarda görünmüyorlar. Ürdün koordinatörümüz Martha’nın verdiği bilgilere göre kadınlar sosyal hayatın dışında kalmışlar. Bisiklet kullanmaları yasak mesela. Ürdün’ün küçük Amerikalılığı sadece ekonomiye yansımış anlaşılan.

Birkaç tarihi yer gördükten sonra antik tiyatroya gittik. Toparlanıp grupça fotoğraflar çekildik. Filistin’e İsrail kontrolü olmadan girmek imkânsız olduğundan ve İsrail’in Müslüman ülkelerle arası epey naneli olduğundan, Ortadoğu’dan katılanlar seyahatlerinin sonuna yaklaşıyorlardı. Aynı şekilde işlerinden iki hafta değil de bir hafta izin alabilmiş olanlar da ertesi gün ülkelerine döneceklerdi.

Akşamüstü otele döndüğümüzde, lobide bir sergi vardı. Sergiyi gezdikten sonra Ürdünlü öğrencilerin bizler için hazırladığı sunumu izledik. Arkasından konuşmalar yapıldı. Her ne kadar bu aktiviteler bilgilendirici olsa da karşılıklı soru cevap ortamına imkân vermediği için yetersiz kalıyordu. Halimizden memnunduk, ama biraz daha öğrenmek istiyorduk ne olup bittiğini.

Sonunda akşam bir grup toplantısı yapabildik. Neler yaptık, bundan sonra neler yapacağız, eksik kalınan noktalar neler, isteyen herkes mikrofonu eline alıp konuştu. Bence eksik olan gittiğimiz yerlerdeki insanlarla olan iletişimimizin sınırlı kalışıydı, uzun yemekler yerine yerel temsilcilerin katıldığı atölye çalışmaları yaparak zamanımızı daha verimli kullanabilirdik, mülteci kamplarına gittiğimizde bir tercümanımız olmalıydı. Birkaç Amerikalı ise İsraillilerin olmayışından duydukları üzüntüyü dile getirdiler. İşte bu önemli bir noktaydı.

Follow the Women barış yanlısı bir insiyatifti fakat tarafsız olduğunu söylemek zordu. (Ki bence Filistin-İsrail meselesinde tarafsız olmak ya meseleyi bilmemektir ya da sağduyuyu kaybetmiş olmaktır.) Başta Detta Regan olmak üzere işi yürütenler Filistin konusunda yıllardır çalışan adanmış aktivistlerdi. Taktıkları aksesuarlar (bileklik, kolye, tişört) ve zaman zaman yaptıkları konuşmalarla da Filistin yanlısı olduklarını açıkça belli ediyorlardı. İsrail’den kadınların bu projeye katılması onları rahatsız etmezdi fakat ortada ciddi bir uluslar arası kriz vardı: Lübnan ve Suriye, İsrail vatandaşlarının ülkelerine girmelerini kabul etmiyordu. Aynı şekilde İsrail de onları kabul etmiyordu. Detta uzun zaman İsrail’in de bu ve benzer projelerde yer almasına çalışmış ama otoritelerden red cevabı almış, sivil toplum örgütlerinden de beklediği ilgiyi görememişti. Benim için İsrailliler’in bulunup bulunmaması çok önemli bir nokta değildi. Ortada milyonlarca mülteci ve onların problemleri varken, birkaç günlük yalandan sembolik bir Filistin-İsrail yanyanalığı olsa ne olurdu, olmasa kaç yazardı?

Ortalık biraz gerildi, o güne kadar “höy löy löy hepimiz kardeşiz, yaşasın barış ve spor” şeklinde takılan herkes bir anda kartlarını daha açık oynamaya başlamıştı. Konuşacak bir sürü konu varken ve İsraillilerin katılmamasının çok geçerli teknik sebepleri önümüzde dururken insanların neredeyse bütün toplantı zamanımızı buna harcaması benim de mikrofonu elime alıp fikirlerimi yüksek sesle dile getirmeme sebep oldu. Barış yanlısı olmak, taraf tutmamak mı demekti? İsrail ve Filistin’i aynı kefeye koymak mıydı? İşini gücünü ailesini bırakıp kendini riske atarak buraya kadar gelen herkes, biraz daha bilgili ve vicdan sahibi olsa daha az hayal kırıklığı yaşayabilirdim.

Şimdiye kadar tarih boyunca yapılmış tüm Filistin-İsrail tartışmaları gibi bu tartışma da kimse kimseyi ikna edemeden, bir sonuca bağlanamadan kapandı.

Ülkelerimize döndüğümüzde neler yapabiliriz, burası için neler yapabiliriz konulu atölye çalışmalarımızdan sonra odalarımıza çıktık. Biraz can sıkıcı olsa da sonunda suya sabuna dokunur şeyler konuşmuş olmanın rahatlığını hissederek uyudum.

10 Mayıs 2008, Madaba

Bugün 50 kilometreydi sürüş ama çok eğlenceli geçti. Amman'dan ayrılırken orkestra gelip bizi uğurladı.Hz. İsa’nın vaftiz edildiği Madaba şehrine gittik. Küçük ama fazlasıyla turistik bir şehir. Zaten bu bölge “inanç turizmi” denen olgunun en yaygın yaşandığı yer. Çarşısında turlarken 3 yaşlı amcanın dükkanın önündeki masada tavla oynadığını gördüm. İzlemeye başlayınca “biliyor musun” diye sordular “evet” deyince de hemen oturttular. 3’e kadar oynadık, yenildim çünkü oyuna konsantre olamadan sürekli sorular sordum. Bir tanesi İstanbul’a gelip gidiyormuş, halleri vakitleri yerinde geçinip gidiyorlar.

Biraz ileride başka yaşlı 4 amca vardı, bu kadar kadını bir arada görünce onlar da merak ettiler ne olup bittiğini. Onların da ikisi Hıristiyan ikisi müslümandı, biz aynı dinin farklı cemaatleriyiz dediler. Bir bakıma doğru tabii. Sonra Hz. İsa’nın seyahatlerini düşündüm. Öncelikle Filistinli olması çok garip geldi düşününce. Sonra nasıl gitmiş, Beytüllahim’den Nasıra’ya, oradan Eriha’ya, Madaba’ya, Kudüs’e? Deveyle mi yürüyerek mi uçarak mı? Keşke onun yol hikayelerini anlatan bir kitap olsa…

Madaba’dan sonra geceyi geçirmek üzere Lut Gölü’ne (Ölüdeniz) gittik. Bize yolun bir kısmında eşlik eden Polisle ortak tek bir kelime konuşamamamıza rağmen çok eğlendik. Bir kıyısı Ürdün, bir kıyısı Filistin. Dünyanın en tuzlu gölü. Baktım millet hemen eşyalarını bırakmış atmış kendini göle. Hava da kararmak üzere, ben de girdim. İçinde hareket etmek çok zor, yüzmek imkansız çünkü hemen kaldırıyor su. Ellerim kollarım sanki yağlı gibi göründü sudan çıkınca. Bir an yanlışlıkla bir damlacık su kaçtı gözüme, ne yapacağımı şaşırdım, o kadar yandı ki, çizgi filmlerdeki gibi yaşlar fışkırdı resmen gözümden, hiçbirşey yapamadan, dokunamadan geçmesini bekledim çaresiz.

Bu sırada daha önce “gözleri nura karşı hassas” olduğu gerekçesiyle gece gündüz güneş gözlüğüyle gezen Kian girdi göle. Kimse onu uyarmadı mı, İran’da suya mı hasret kaldı artık nedense balıklama gömdü kafayı suyun içine. Ben o anı görmek istemedim “hiiiii” diyebildim sadece. Acılar içinde çıktı, koşarak duşa gitti, gerçekten kör olacağını zannettim, asit gibi yakıyor çünkü. Birkaç dakika sonra döndüğünde iyiydi neyse ki.

Paketi 20 dolara satılan Ölüdeniz çamurları işte burada! Biraz sürdük yüzümüze ve kollarımıza, hakikaten süper yumuşatıyor. Ama o çamurların ne olduğunu ve neden bu kadar şifalı olduğunu düşününce garipsedim: Acaba bunlar Lut Kavmi’nden kalma fosiller miydi?

Çıkınca iki tane dev çadır kurulduğunu gördüm, hepimiz şiltelerin üzerinde bu çadırlarda yatacaktık. Eşyalarımızı çadıra taşıdıktan sonra İranlı arkadaşlarımızla güzel bir akşam yemeği yedik. Biraz tarih, biraz siyaset konuştuk. Orada tesettürlü dolaşmak zorunda oldukları halde, burada saçları açık hatta şortlarla dolaşmayı hiç yadırgamıyorlar. İran’dan geldiklerini bilmeseniz tahmin edemezsiniz. Nedense çoğunun saçı kısacık. Ülkelerindeki rejime sayıp sövmüyorlar da, bir olgunluk var, buraya bir amaç için gelmişler ve ona konsantre olmuş devam ediyorlar yollarına.

Filistin’e devam etmeyecek olanlarla vedalaştık. Duygusal anlar yaşandı. İtalyanlar Faslılara, İspanyollar Suriyelilere sarılıp ağlıyordu. Kalanlar plajda dev bir çadırın altında, ertesi sabah sonunda Filistin’e gidecek olmanın heyecanıyla hep birlikte uyudu.

11 Mayıs 2008, Eriha

Filistin’e giriş yapabilmek için İsrail vizesi almak gerekiyor. Follow the Women’a katılan ekiplerden bizim dışımızda vizeye ihtiyacı olan ülke yok. (ABD, AB, Avustralya, Kanada, Japonya vs.) Arap ülkeleri zaten giremiyor. Biz de gitmeden önce İsrail konsolosluğuna gidip durumu anlattık. Güzelce derdimizi dinlediler, “Neden İsrail’e değil de Filistin’e gidiyorsunuz, İsrail niye projede yok” diye mırın kırın ettiler biraz ama iyi davrandılar. Birkaç gün sonra bize burada vize vermeyeceklerini, Allenby sınır kapısına bilgilerimizi göndererek geçmemize izin vereceklerini haber verdiler ve pasaport bilgilerimizi fakslamamızı istediler. Gidene kadar uzunca süre faks-email trafiği yaşadık konsoloslukla. Çok titiz davranıp her detayı eksiksiz istedikleri için ve emaillarda “her şey tamam, isimleriniz ve bilgileriniz kapıya gönderildi” şeklinde güven verici ifadeler kullandıkları için, bir sorun çıkacağını düşünmedim. Fakat yine de normal prosedürde vize gerektiği ve teknik olarak bizde vize olmadığı için biraz gergindim.

Sınırın Ürdün tarafında eşyalarımızı otobüse yükleyerek bisikletlerimize bindik. Çıkış damgaları vurulduktan sonra pasaportları aldık ve sınırın açılması için beklemeye başladık. Eksilenlerle birlikte sayımız 150-200 arasıydı. İki ülke arasındaki No Man’s Land’i bisikletle geçecektik. Herkes heyecanlıydı, Filistin’e gitmek için İsrail’den geçmek zorunda olma ironisi stresi arttırıyordu.

İşareti alınca sessizce sürüşe geçtik, Ürdün topraklarından çıkıp kimseye ait olmayan o arada yine şarkımızı söylemeye başladık. Sonra eğer bu noktada başımıza bir şey gelirse sağlık sigortamızın geçerli olup olmayacağı ya da hangi ülkenin sorumlu olacağı konusunda spekülasyonlara girdik. Hava sıcaktı, güneş tam tepemizdeydi. Durmamız ya da fotoğraf çekmemiz yasaktı. Biraz ileride İsrail bayrağı dalgalanmaya başladı. Tuhaf bir ürperti geldi içime. Biliyordum ki bu kez orkestralar karşılamayacaktı bizi. Bir sorun çıkacağını hissettim.

Tabii ki İsrail yüzlerce kadının o gün o saatte geçeceğini önceden biliyordu. Birkaç görevli gelip bisikletlerimizi aldılar ve üzerlerindeki “Beirut by Bike” yazılı çantaları çıkarmamız söylendi. Lübnan’la ilgili herhangi bir işaret İsrail’in ulusal güvenliğini tehdit edebilirdi!

2 sene önce de bu sınırdan geçmiştim ama bu kez farklı bir salondaydık, salon yenilenmiş miydi yoksa VIP’de miydik anlayamadım. Eşyalarımızı X-Ray’den geçirirken pasaportlara ilk kontrol yapıldı ve tüm Türkiye pasaportları ikinci bir inceleme için alıkonuldu. Kenara geçerek beklememiz söylendi.

Teker teker isimlerimiz çağrılarak pasaportlar, ucunda yuvarlak ayna ya da detektör olan bir aletle sayfa sayfa incelendi. Hepsi geri verildi. Yarım saatten fazla süren bu aşama sonrası sıra pasaporttan geçmeye geldi. Tıpkı daha önceki gibi tüm görevliler 25 yaş altı kızlardı. Oturdukları kulübenin içinde sandalyelerinin boyları, karşılarındaki kişiye üstten bakabilecekleri bir yükseklikte ayarlanmıştı.

Sıra bana geldiğinde görevli pasaportumu açtı, daha önce İsrail’e gidip gitmediğimi sordu, iki kere gittiğimi söyledim. Bu pasaportum yeni olduğu için bir işaret göremedi ve direk telefonla bir yeri aradı. Tam bu sırada birden ortalık hareketlendi, tüm görevliler bir anda kulübelerinden çıkıp gittiler. Ortalıkta sahipsiz bir siyah poşet gördükleri için acil durum pozisyonuna geçilmiş. Poşette bir şey olmadığı anlaşılınca tekrar yerlerine döndüler. Yan bankodaki İsveçli kızı da pasaportunda İran vizesi olduğu için beklettiler epey. Sonra ikimize de gidip bir köşede beklememiz söylendi.

Diğer ülkeler sırayla diğer tarafa geçerken Türkiye ekibindeki herkesi bekletiyorlardı. Yanımızda konsolosluktan getirdiğimiz antetli kâğıda yazılmış İbranice yazıyı da verdik. Belki yarım belki bir saat daha geçtikten sonra görevli yanıma gelip, “Üzgünüm vizeniz yok, ülkeye giremezsiniz, Ürdün’e geri dönün” dedi. Bir an başımdan aşağı kaynar sular döküldü ama bozuntuya vermeden “Nasıl olur, işte belgemiz, biz konsolosluk bize ne söylediyse yaptık, isimlerimiz, bilgilerimiz sizde olmalı” diye cevap verdim. O da soğukkanlı bir şekilde “Bize isim falan gelmedi, giremezsiniz” dedi.

Günlerden pazardı, bize güvence veren konsolosluk görevlisine ulaşamazdık. Tel Aviv ve Kudüs’teki Türkiye temsilciliklerini aramaya başladık, sonra Türkiye’de ulaşabildiğimiz her yeri, başbakanlık, dış işleri ve sonra bekledik, yapacak bir şey yoktu.

Bizim dışımızda herkes geçmişti, sadece Detta ve yardımcılarından biri bizimle birlikte bekliyordu. Geçenler de dışarı çıkmamış “Onlar gelmeden biz de gitmiyoruz” diyerek oturmuş bekliyorlardı. Kendi geçemeyişimize mi üzüleyim, karşıdakileri bekletişimize mi, adice bir oyuna alet edilmemize mi bilemedim.

İsimlerimizin ya da bilgilerimizin gitmemiş olması imkânsızdı. Hem çok uzun zaman önce bu işleri halletmiştik hem de konsolosluk görevlisi (kendisinin iyi niyetine hala güvendiğim için pozisyonunu yazmıyorum) bize güvence vermişti. Belli ki İsrail, Follow the Women’dan ya da benzeri organizasyonlardan hazzetmiyordu. Fakat onları ülkeye almamak için bir gerekçesi yoktu. Hiçbir problem çıkarmadan öylece geçip gitmelerine seyirci kalmak da kanına dokunuyordu. Neden bu kadar kadın hem de Amerika’dan Avrupa’dan gelmiş İsrail’i değil de Filistin’i destekliyordu, onu ziyaret ediyordu? Yıllardır yapılan propagandalar, yanlı yayınlar, harcanan onca para hiç mi işe yaramamıştı? Onları geçirmeyip barış yanlısı bir hareketin önünü keserek uluslar arası arenada puan kaybetmek işine gelmezdi ama biraz canlarını sıkabilirdi en azından.

Biraz daha zaman geçti ve görevli tekrar yanıma geldi: “Sizin işiniz üzerinde çalışıyorum, olacak gibi, bekleyin” dedi. Biraz daha bekledik. Detta’ya ve diğerlerine gitmelerini söyledim ama dinlemediler. Herkes yorgun ve bitkindi. Adamın “olacak gibi” sözüne de inanamıyordum artık, bizi 5 saat bekletip “olmadı yaw, tüh” diyebilirdi daha can sıkıcı olmak için. Sonunda görevli kapıya çıktı, beni yanına çağırdı ve “tamam hepiniz geçebilirsiniz” dedi.

O sırada manzara görülmeye değerdi, herkes “hey, yay, oley” diye bağırıyordu, hem bizimkiler hem geçenler çok mutluydu. Geçeceğimiz tarafta herkes karşılıklı ikişer kişi el ele tutuşarak altından geçebileceğimiz bir tünel yaptı ve Türkiye ekibi olarak tam olarak bir sevgi çemberi içinde sınırı geçtik. Dönüp baktığımda bizimkilerin çoğunun ağladığını gördüm. Beklenmedik bir gerginlik ve ardından uzun süre bekleyiş sonunda bir duygu yoğunluğu herhalde normaldi.

Sınırın diğer tarafından bisikletlerimizi alıp Eriha’ya doğru yola çıktık. Yol yine dikti ve hava çok sıcaktı. Eriha dünyanın rakımı en düşük şehri olduğu için (-385 metre) daha da bir sıcaktı. Herkesin kafası karışmaya başladı yine, biraz önce İsrail’e girmedik mi, nasıl Filistin oldu? Sınırlar nasıl değişiyor? Bir yerde İsrailli askerler, bir yerde Filistinli polisler var, hangisi neyi kontrol ediyor?

Sonunda 1,5 senedir gelmediğim ve çok özlediğim, her şeye rağmen dünya güzeli karmakarışık Filistin’ime kavuşmuştum. Seyahatin en heyecanlı kısmı şimdi başlıyordu.


Fotoğraflar:

Ürdün-1

Ürdün-2



Friday, August 08, 2008

Bisikletle Ortadoğu-2: Suriye

6 Mayıs 2008, Şam

Sabah erkenden başlangıç noktamıza gittik. Pınar’ın omzu kötü olduğu için bugün kullanamadı, basın kamyonetine geçip çekim yaptı. Parkur 50 kilometre, şehir içi ve yokuş aşağıydı. Yokuş aşağı kullanmak zevkli olduğu kadar da tehlikeli. Bugün 3 kaza oldu. Bir tanesinde iyi görüntü alabilmek için boylu boyunca yere yatmış bir fotoğrafçının üzerinden bir bisikletçi geçti, adamcağız hastanede. Başka bir kızın burnu kırıldı.

Şehrin her yerinde Follow the Women billboardları vardı. Halk sokaklara dökülmüş, ellerinde bayraklarla selamladılar bizi.

Aynalarım ve kornam çok ilgi görüyor, bizimkiler Aynalı Tahir diyerek dalga geçse de benim çok işime yarıyor. İlk moladan sonra Ceren’le yan yana gitmeye başladık. Bağıra bağıra şarkılar söyledik giderken, tıpkı lise günlerindeki gibi. O anlarda dert yok tasa yok, başı sonu yok, öylece bırakıyorsun kendini rüzgara ve yola…

Öğleden sonra yine bir mülteci kampına gittik. Yine herkes sokaklarda bizi bekliyordu. Fotoğraf çekeyim derken yine grubun arkasında kaldım. İnsanlara nereli olduklarını sordum, Gazze dediler. Ama 1948’de Gazze’den getirilmişler. Çoğu Gazze’yi görmemiş bile. Ne Filistinliler artık, ne Suriyeli. İşsizler, suları akmaz, sağlık imkanları çok kısıtlı. Bir an hallerini düşününce çok fena oldum, oturdum gene ağlamaya başladım. Bu gerçekliği ne kadar bilsen, ne kadar duysan yine de görünce çarpıyor insanı, her defasında! İnsanların ağladığımı görmelerini, onlara acıdığımı düşünmelerini de istemedim. Derin nefes alıp toparlayarak kendimi gittim birkaçının yanına konuşmaya çalıştım. Yabancı birileri gelip onları ziyaret ettiği için o kadar mutlulardı ki, birkaç saat için bütün sıkıntılarını unutmuş görünüyorlardı.

Çocuklardan biri elinde kocaman bir BM bayrağı tutuyordu, sanki BM onlar için çok bir şey yapıyormuş gibi…

Teyzelerle göz göze geldik, konuşamadık da. Bir tanesinin elini öpecek oldum, öptürmedi, o benimkini öpmeye çalıştı, çok utandım.

Otele döndüğümüzde girişte sağlı sollu elli kadar öğrenci bekliyordu karşılama komitesi şeklinde. Ve bağırıyorlardı: “Bir Allah, bir Esad bir de Suriye!” O kadar gaza gelmişlerdi ki durmadan bunu tekrarlıyorlardı.

Bir saat sonra Esma Esad’ın cumhurbaşkanlığı konutunda bizim için vereceği resepsiyona gitmek üzere aşağıda olmamız söylendi. Odada televizyonu açtığımızda Lübnan’daki olayların büyüdüğünü, Lübnan havaalanının ve kara sınırlarının kapandığını öğrendik. Yani bir gün daha kalmış olsak, ülkeden çıkamayacaktık! Sebebini öğrenmek için gazetecilere sorduğumda aldığım yanıt Beyrut’taki askerlerinkinden farklı değildi: “Politik problemler, mühim bir durum yok, her zamanki gibi” Savaşlar, gerilimler, “politik problem”ler bu coğrafyanın vazgeçilmezleri olmuş artık. İnsanların duygusallığı, politikada da kendini gösteriyor, bir anda yükseliveriyor tansiyon. Ve çok alışıldık olduğu için kimse tepki göstermiyor, böylece akıp gidiyor…

Lobiye indiğimizde birtakım karagözlüklü adamlar bizi bir salona aldılar. Ülke ülke sıraya dizip, isim isim çağırarak otobüslere bindirdiler. Güvenlik konusunda sıkıca tembihlendik, yanımıza çanta, fotoğraf makinesi almamız yasaklandı, her şeyi bıraktık. Birkaç dağ aştıktan sonra konuta vardık. Esma Esad önceki senelerde Follow the Women ekibini sınırda karşılar, sonra da onlarla birlikte korumasız falan bisiklet sürermiş. Bu sene nedendir bilinmez sürüşe katılamayınca bizi eve çağırdı.

Kabul edildiğimiz salon tipik bir Osmanlı sarayını andırıyordu. İki kız bir köşede kanun çalıyorlardı. Yemek yoktu, kanepe servisi yapıldı. İçeride oturacak yer olmayınca bari manzarayı izleyelim diyerek dışarı çıktık. Uçsuz bucaksız dağlar uzanıyordu önünde. Şehirden epey uzaktaydı. Uzunca bir zaman bekledikten sonra nihayet First Lady’miz geldi. Kısa kollu pek şık siyah bir mini elbise vardı üzerinde, siyah oje sürmüştü ve yüzük takmıyordu. Pınar’la “böyle metalci First Lady mi olur, vay be” diye konuştuk aramızda. 10 dakikalık bir konuşma yaptı. Burada bulunmamızın öneminden bahsetti. Eninde sonunda dünyanın her yerindeki kadınların hayallerinin aynılığını vurguladı. İngilizcesi mükemmeldi. Sonradan, Londra’da doğup büyüdüğünü, New York’ta çalıştığını, evlendikten sonra Suriye’ye yerleştiğini öğrendik. Bir yandan konuşmasını dinlerken bir yandan da “ne müthiş kadın, hem akıllı, hem güzel, hem 3 çocuğu var, hem First Lady, hem sporcu, bir de mütevazı vs. vs.” diye fısıldaşıyorduk aramızda. Kıskanmakla özenmek arasında, hayran hayran izledik kendisini. Konuşmasını bitirdikten sonra tek tek tüm grupların yanına giderek sohbet etti. Herkesle konuşacak ortak bir nokta buluyordu. Bir kızın omzunda gördüğü dövmeyi sordu, ben de istiyorum, nerde yaptırdın, dedi. Bizim yanımıza geldiğinde 23 Nisan’da Türkiye’den kendisini ziyarete giden çocuklardan bahsetti. Ben de yaramazlık yapmadılar inşallah deyiverdim. “Döndüğünüzde burada yaşadıklarınızı gördüklerinizi anlatın e mi?” dedi, ben de “sizi daha çok anlatacağız galiba” dedim. Topluca fotoğraf çekildik. Bize birer cumhuriyet altını dağıtacağı söylentisi de asılsız çıktı.(Detta Regan, Etiyopyalı animatör, ben)

Konuttan ayrılırken bütün gün bisiklet kullanıp bütün gece ayakta durmanın yorgunluğundan perişan durumdaydık. Yemek de yemediğimiz için iyice bitkin düşmüştük. Saat 10 olduğu için bir an önce uyumak istiyorduk, yemeğe gideceğimiz haberi geldi. İstemeye istemeye gittik. Restorana vardığımızda yorgunluğumuz geçiverdi. 1001 Gece isimli masal gibi bir yerdeydik. Bir yanda kocaman Pisa Kulesi uzanıyor, diğer tarafta yel değirmenleri dönüyor, tam karşıda da Taj Mahal tüm ihtişamını sergiliyordu. Tüm bunların ortasında en az 2000 kişilik bir yemek salonu uzanıyordu açık havada. Masaların önünde ise kocaman bir sahne vardı. Soğuklar servis edilirken sahnede bir Hint müzikali/tiyatrosu başladı.

Yine allak bullak oldu kafam. Bir mülteci kampı, bir First Lady, bir acaip restoran, hangisine şaşıracağımı, bu ülke hakkında ne düşüneceğimi bilemedim. Yanımdaki Danimarkalı gazeteciye döndüm, o da aynı şaşkınlık içindeydi. “Bu kadar şatafat biraz aşırı değil mi böyle bir organizasyon için” diyordu. Yoksa Suriye bize sadece güzel yanlarını gösterip, hakkında olumlu düşünmemizi mi sağlamaya çalışıyordu? Mülteciler tamamen İsrail’in yarattığı problemler miydi? Bir iki güzel yer görünce tav olacak kadar saf mıydık? Baktık içinden çıkamayacağız, sohbete başladık Medi’yle. Tüm ekiplerin aksine Danimarka ekibi kıyafetlerinde ya da bisikletlerindeki etiketlerin arkasında bayraklarını kullanmıyor. Sebep geçen sene yaşanan karikatür krizi. Kendilerini (onlar sorumlu olmadığı halde) ülkelerinin medyalarının duyarsızlığından ötürü suçlu hissediyorlar ve tepki çekmekten korkuyorlar. Bu yüzden de üzerinde İngilizce, Arapça ve İbranice “diyalog” yazan tişörtler yaptırmışlar. Medi, ulusal bir radyoda çalışıyor ve krizin medya tarafından provokasyon amaçlı çıkarıldığını, arkasında da devletin olduğunu iddia ediyor. Kendi içimizde sağladığımız ifade özgürlüğünü, başka bir kültürden, hem de önemli değerlerine saldırarak beklemek saçmalık diyor. Bir Danimarkalı’nın bu şekilde özeleştiri yapabilmesine hayran kalıyorum.

Düşüne düşüne tuvalete gidiyorum. Lavabonun başında Filistinli kızlardan biri var. Muslukla oynuyor. Elini sensora yaklaştırıp suyun akışını kesilişini tekrar akışını izleyip kendi kendine eğleniyor. Baktığımı fark edince ilk defa böyle bir musluk gördüğünü söylüyor. İlgilendiğimi görünce anlatmaya başlıyor. Meğer ilk kez yurtdışına çıkıyormuş, yaşadığı çoğu deneyim onun için yepyeni. Ben gereksiz lüksten şikayet edince, “haklısın” diyor “ama ben ve diğer Filistinlilerin çoğu için bu aynı zamanda bir tatil, dışarı çıkmamızın gezmemizin başka bir yolu yok, keşke ben de senin gibi düşünebilseydim ama benim bunlara ihtiyacım var” “Doğru” diye geçiriyorum içimden. “Madem öyle, biraz pozitif ayrımcılığın kimseye zararı dokunmaz!”

Dopdolu bir günün ardından yorgun argın otele döndüğümüzde yapılacak işler henüz bitmemiş. Ceren ve Pınar aslında Ürdün’de seyahati bitirip Filistin’e katılmadan döneceklerdi (Plaza insanları o kadar izin alabildiler) ama şimdi kalmaya karar verdiler (patronlar da ağlar). Organizasyon açısından sakıncası yok fakat İsrail konsolosluğuna durumun bildirilmesi gerekiyor. Annesi Azeri olduğu için Azerice bilen İranlı Kian bize laptopunu tahsis ediyor. Gerekli yazışma ve dökümanları gönderiyoruz konsolosluğa. Kian, “ben de göndersem beni de alırlar mı” diye soruyor. Bir İranlı… İsrail’e girmek istiyor… “Kian, valla imkansız, mümkünatı yok” diyorum ama öyle saf öyle iyi niyetli ki, “sınıra kadar gelicem ben yine de belki alırlar” diyor. Bireysel iyiliklerin, ilgilerin, profesyonelliklerin, ölüm kalım meselelerinin uluslar arası ilişkilerde hiçbir geçerliliği yok maalesef…

7 Mayıs 2008, Golan Tepeleri

Keşke hayat hep böyle olsa. Birileri bütün günlük programımızı ayarlasa, o program içinde bol bol yeni yerler görme, yeni insanlarla tanışma, spor ve leziz yemekler olsa, arkadaşlarımızla oradan oraya gezip dursak, aynı çatı altında uyusak, birlikte keşfetsek, öğrensek, bir şeyler yapmaya çalışsak…

Kahvaltıda Türkmen asıllı bir kameraman oturuyor masamıza, Suriye boyunca ekibi takip ediyor. Ayda 200 dolar kazanıyormuş, “çok şükür geçinip gidiyoruz” diyor, halinden memnun. Onunla Türkçe anlaşabilmek, Kian’la Azerice-Türkçe anlaşabilmek çok güzel. Kalan herkesle İngilizce konuşmak zorundayız. Araplarla kültürlerimiz bu kadar benzerken İngilizce gibi iki kültürden bağımsız ve alakasız bir dilde anlaşmaya çalışmak çok yavan kalıyor. Şarkılar aynı, yemekler aynı, misafirperverlik, sıcaklık, duygusallık desen yarışır ama ortak dil yok…

Organizasyon konusundaki sıkıntıları konuşmaya başlıyoruz kendi aramızda. Daha fazla bilgilendirici toplantı, seminer olabilirdi, workshoplar yapabilirdik, yıl içinde kampanyalar düzenleyip, para toplayıp geldiğimizde kalıcı bir şeyler bırakabilirdik.

İnsanların birbiriyle en çok kaynaştığı zamanlar, arada yaptığımız otobüs yolculukları. Şoförler hareketli müzikleri koyunca herkes neşelenip sohbete kimi zamanda dansa başlayıveriyor. Filistin ekibi de göbek atma konusunda baya iddialı. Yaser Arafat’ın manevi kızı Lina Arafat da bizimle ama İngilizce bilmediğinden konuşamıyoruz. Arafat, zamanında Lina gibi anne-babasını kaybeden birçok çocuğu mülteci kamplarından alıp evlat edinmiş. Hala hepsi iyi koşullarda yaşıyorlar.

Suriyeliler de Lübnanlılar gibi politika konuşmaktan çok çekiniyorlar. Beşir Esad’ı sevdiklerini söylüyorlar ve hiçbirşeyden şikayet etmiyorlar. Biraz üsteleyince de “ortalık sivil polis dolu, sakata gelmeyelim, karıştırma” diye geçiştiriyorlar.

Ceren’le Pınar’ın gelişi benim için bu seyahatin en güzel yanlarından biri. İki yıldır anlatıyordum onlara Ortadoğu’yu, Filistin’i, şimdi kendileri yaşıyorlar, birlikte yaşıyoruz, hala inanamıyorum. Ceren her şeye hayret ediyor, şaşırıyor, zaman zaman panikliyor. Pınar da şaşkın ama daha sakin karşılıyor olanları. Bazen bir hikaye ya da şiir duyuyorlar, açıyorlar çeşmeleri. Her dakika birlikte değiliz, herkes kendi deneyimini yaşıyor ama istediğimiz anlarda da birbirimize hemen ulaşabiliyoruz.

Sabah Golan Tepeleri’ne gitmek üzere yola çıkıyoruz. Benim için en heyecanlı rotalardan biri çünkü buraya gelmek, tek başına izin alıp içeri girebilmek hiç kolay değil. Golan tepeleri Suriye ve İsrail açısından büyük stratejik önem taşıyor. 1967’ye kadar Suriye’ye ait olan bölge, 67’deki Altı Gün savaşları ile İsrail tarafından işgal edilmiş. Hala da işgal atında. Yani bölgede yaşayanlar tamamen Suriyeli, İsrailli yok ama İsrail toprağı. Türkiye’de örneği olmayan bir durum. Tepenin iki yanında iki köy var, iki taraftaki insanlar akrabalar. O kadar yakınlar ki hoparlörlerle konuşuyorlar devamlı. Hala kız alıp veriliyor. Ama gelin bir kere diğer tarafa geçtiği zaman bir daha asla kendi tarafına (ziyaret için ile olsa) dönemiyor. İki taraf ne bayramda ne cenazede ne düğünde birbirini ziyaret edemiyor, tam 41 senedir durum bu. Golan tepeleri İsrail’in ne işine yarıyor onu da anlamak zor, yönetmiyor, ekmiyor, biçmiyor, gene her zamanki terane:”Vaadedilmiş!” (Golan Tepeleri trajedisi üzerine bir film, Syrian Bride, durumu çok güzel açıklıyor.)

Golan Tepeleri’ne giden yolda Kuneytire isimli bir şehirden geçiyoruz. Şehir tamamen bir harabe görünümünde. Sanki birkaç gün önce deprem olmuş. Bütün binalar yıkık dökük, etrafta birkaç çoban dışında insan yok ve tarlaların etrafında dikenli teller var. 1967’de bölgeyi ele geçiren İsrail, 1973’te tekrar gelip yerle bir etmiş. Trajikomik bir şekilde kiliselere dokunmamış ama hastaneyi de bombalamış. Hastanenin içinde gezmek hayret verici, insan zaten içinde acı çeken insanların olduğu bir yeri nasıl bombalar, kurşuna dizer? Savaşın da bir raconu, bir onuru yok mu?

Biraz ileride Shouting Hills’a gidiyoruz. Biz bir tepedeyiz, karşımızda İsrail işgali altındaki Suriyeliler diğer tepede. Hoparlörle bizi selamlıyorlar, karşılıklı konuşuluyor. Burası tamamen BM kontrolü altında. Ama 1 kilometre ilerisi İsrail, 1 kilometre gerisi de Suriye, çok tuhaf…

Dönüş yolunda yine herkes bitkin, ama bu Suriye’deki son günümüz, bari bir Şam’ı gezseydik? Otelden Opera Binası’na gitmek üzere bir otobüs kalkıyor akşam, ne gereği var, biz yolda iniyoruz, atlayıp bir taksiye eski şehrin merkezine gidiyoruz. Kudüs’e benziyor. Hava kararmış ama dükkanlar hala açık. Etrafta bir canlılık var. Yine o tuhaf duygu geliyor içime, çocukluğuma dönüyormuş gibi, 20 sene öncesine dönüyormuş gibi.

Biraz dükkanlara bakıyoruz. Bu sırada 20 yaşlarında bir kız bir erkek iki kişiyle tanışıyoruz. Hayatlarında ilk defa yabancı birileriyle tanışıyorlarmış. Konuşurken heyecanlanıyorlar, ikisi de üniversitede okuyorlar. Biri aslen Filistinli, diğeri Ürdünlü, birbirinizi nereden tanıyorsunuz diye sorunca gülüşmeler başlıyor. Ne oluyor anlatın deyince, anlamayacağımızı düşünerek süt kardeşiz diyorlar. Biz de başlıyoruz gülmeye, aynısı bizde de var, biliyoruz, biliyoruz diyoruz. Önce inanmıyorlar, sonra hep beraber gülüyoruz. Bütün akşam gezdiriyorlar bizi. Biz de onları alıp hep birlikte yemek yiyeceğimiz yere götürüyoruz. Utana sıkıla kabul ediyorlar. Gitmeyin, bize gidelim, sabah yine buluşalım diyorlar ama ertesi gün Ürdün’e gideceğimiz için yapamayacağımızı söylüyoruz.

8 Mayıs 2008, Swaida

Bacaklarım iyice sızlamaya başladı, artık esnemeler, kremler, uyku kar etmiyor. 10 kilometre kullandıktan sonra bırakmak zorunda kaldım bisikleti. Pınar da aynı durumdaydı, birlikte otobüse bindik. Her ne kadar bunu yaptığım için kendimi suçlu hissetsem de Radiohead dinleyerek tarlalar arasından geçerek, güneşli bir yolda, yanağımı otobüsün camına yaslayıp gitmek çok zevkliydi. Tabii sonra hemen kendimi toparlayıp medya kamyonetine geçerek çekime devam ettim.

Geçtiğimiz köylerde ilgi yoğundu, bu birbirini selamlama işinden hiç sıkılmıyordum. Swaida’nın girişinde bizi karşılamak için bekleyen insanların arasından geçerken, Amerikalılardan biri “Şalom” dedi. İnsanlar önce şaşırıp, birbirlerine baktılar, sonra onlar da “Şalom, şalom” diye cevap verdiler. İnsanların dinle (ya da kültür)siyaseti bu kadar olgunlukla ayırabilmesine inanamıyorum.

Mola verdiğimiz yerlerden birinde sadece tek bir tuvalet olduğu için civardaki evlerden birine gidiverdik. Ortak dil yine yok, “Marhaba, bathroom, tuvalet” falan diyince anladı teyzeler derdimizi, hemen bizi buyur ettiler. İşimizi gördük, üzerine suyumuzu içtik, yola devam ettik. Tabii civarda ev olmadığı durumlarda başka çözümler üretmek zorunda kaldığımız da oldu.

Japonya’dan gelen tek bir kişi vardı, Mio. Çok sevimli görünen bu arkadaşı bir mola esnasında yakalayıp tanıştık. 26 yaşındaki Mio, Japonya’da bir bisiklet dükkanında çalışıyor ve Afrika’ya tur organizasyonları yapıyor. 2 sene önce Kenya’dan Güney Afrika’ya bisikletle gitmiş, yolculuğu tam 6 ay sürmüş. Saçlarını kazıtmış erkek gibi görünmek ve tehlikelerden korunmak için. Hastalanmış, sıtma olmuş. Ama yine de çok güzel geçmiş. Tek başına hatta kız başına 6 ay Afrika’da pedal çevirmek baya yürek isteyen bir olay değil mi? Mio da ufacık tefecik sakin kendi halinde bir kız ama bu işlerin görüntüyle hiç ilgisi yok işte…

Suriye’den çıkmadan önce bir dağın tepesinde, etrafında başka hiçbir yapı olmayan bir lokantada yemek yedik. Herşey tarih kitaplarındaki gibiydi. Sanki bir handaydık. Durumlar biraz değişikti sadece, fethe değil de keşfe çıkmıştık, erkek değil de kadındık, atımız yoktu da bisikletimiz vardı. Dağların heybetiyle yemeklerin lezzetiyse değişmeden devam ediyordu.

Akşamüstü Suriye’den Ürdün’e doğru yola çıktık. Buralarda sınır değiştirmek şehir değiştirmek gibi bir şey, çok kısa sürüyor, dil de değişmediği için insan tam algılayamıyor.

Ürdün sınırına vardığımızda bizi Kraliyet senfoni orkestrası tadında bir ekip bekliyordu. Organizatörler daha biz yemek yerken pasaportlarımızı alıp sınıra götürmüşlerdi. İşlemlerin yapılmasını beklerken bizi karşılamak/eğlendirmek üzere gelen orkestra hemen başladı çalmaya. Türk ekibi hemen halaya başladı. Gazı alan diğer ekiplerle birlikte kocaman bir çember oluştu. Herkes çok mutlu görünüyordu. Müzik güçlüydü, insanlar coşkuluydu. Herhalde benim gibi onlar da ne için coştuklarını bilmiyorlardı. Herkesin bir araya gelmesinden doğan olumlu bir enerji vardı ortamda, sebepsiz yere. Hoplaya zıplaya, halay çekerek sınırı geçtik. Hemen ardından sınırda yemek servisi yapıldı. Bu sırada etrafta bekleyen Has Turizm otobüslerini görünce bir tanesinin içine dalıverdim: “Nereden gelir, nereye gidersiniz?” “Hatay’dan Cidde’ye” “Neden?” “Orada yaşıyoruz, izne gelmiştik dönüyoruz” Meğer bu şekilde Suudi Arabistan’da yaşayan çok insan varmış. Otobüsle baya zor oluyormuş, iki gün sürüyormuş. Air-arabia’nın çok uygun fiyata uçuşları olduğunu anlattım. İnsanlar merakla sorarken, şoför şakayla karışık kovdu beni, işimizi baltalama diyerek…

İşlemlerimiz hallolduktan sonra Amman’a doğru yola çıktık. Hava kararmış, bir ülke daha geride kalmıştı…

Fotoğraflar:

Suriye 1

Suriye 2

Suriye 3