Thursday, July 22, 2010

Dünyanın En Zengin 144. Ülkesi Nepal'den

Kathmandu'da tarihi yerlerin, mabedlerin durumu diğer herşey gibi içler acısı. İçinde onlarca mabed bulunan Durbar (Saray) Meydanı bakımsızlıktan bitmiş durumda. Bilgisayar oyunlarında cehennemi andıran distopik sahneler gibi: Her köşebaşında bir zavallı, bir dilenci, ölü sezon olduğundan gördükleri her turiste yapışan rehberler, kokuşmuş balıklar satan satıcılar, resmen alenen ortalığa çömelip kakasını yapan bir çocuk, boylarının 5 katı kartonları çuvallara doldurup günü kurtarmaya çalışan gençler, baliciler, tinerciler, öylesine depresif bir ortam.

Durbar meydanına girmek için buranın standartlarına göre kallavi bir ücret ödeyince insanın beklenti düzeyi yükseliyor. Hadi diyorsun, etrafa takılmayayım, tarihe sanata sepete konsantre olayım ama o da yok! Binaların girişleri kilitlenmiş, önlerinde hiçbir açıklayıcı yazı yok, isimleri yok, elinde lonely planet tahmin etmeye çalışıyorsun, merdivenlerinde uyuyan evsizleri görmemeye çalışarak. Her yerin çöp dolu olması, leş gibi kokması ve maskeyle gezmek zorunda olmayı saymıyorum bile zaten bütün Kathmandu'da durum aynı...

Bu kabustan sonunda pes edip uzaklaşıyoruz ve ilk bulduğumuz lokantaya girip birşeyler yemeye çalışıyoruz. Hijyenin sıfır olduğunu unuttuğumuz sürece sorun yok; gayet lezzetli, genelde bizim mantının büyüğü olan momodan yiyoruz, bir de garip görünümlü tuhaf tatlı sebzeler, ama Antep'te kebaptan gına geldiğinden hiç şikayetçi değiliz.

Her gün mutlaka yağmur yağıyor ve batı işi yağmurluklar musona pek de dayanıklı değil, ben paso ıslanıyorum. Şehrin altyapısı olmadığından her yer her yağmurda çamur ve sel oluyor, birkaç saat içinde de kuruyor. Ben de sandaletlerle mütemadiyen içine çeşit türlü vücut atığı karışan bu sulara dalıyorum motorsikletlerden kaçarken, zira burda kaldırım henüz icat olmamış. Sonra da içme suyumdan gıdım gıdım bir köşede ayaklarımı yıkıyorum.

Menuka ve ekürisiyle her gün buluşuyoruz. Dün utana sıkıla odamızda duş alıp alamayacaklarını sordular. Malum suları yok. Tabii ki zıplayarak kabul ettik, iki kuruş faydamız olabilceği için. Menuka, kızkardeşi İsuri, erkek kardeşi Robin ve babaları Kathmandu'da yaşıyorlar birkaç yıldır. Anneleri ve diğer beş kardeşleri ise 150 kilometre uzakta bir köydeler. Yılda birkaç kez görüşebiliyorlar. Yollar kötü, bu kadarcık yol 5 saat sürüyor ve onlar için pahalı. Onlar gibi çok aile bu şekilde bölünmüş yaşıyor. Bir kısım okumak ve para kazanmak için şehre geliyor, diğerleri memlekette kalıyor. Okuyorlar, uğraşıp didinip bu çileyi çekiyorlar da sonunda iş bulabiliyorlar mı? Çok yüksek ihtimalle hayır! Mesela Montessori tarzı eğitim veren anokullarında öğretmenlik revaçtaymış bu ara, maaşı aylık 80 euro, ama öncesinde 2500 euro verip bir sertifika almak gerekiyor. Normal anaokulu öğretmenliğinin maaşı 40 euro ama cumartesi dahil çok uzun saatler çalışmaları gerekiyor.

Devlet işlerine girmek nerdeyse imkansız. Menuka'nın arkadaşı Binod, Dış İşleri'nin açtığı personel alım sınavına girmek için yüzlerce euro vermiş. Sınav bu pazar ve tam yüz bin kişi katılıyor. Toplam alınacak personel sayısı 12! Ve merak ederim acaba gerçekten o sınavın sonucuna göre mi belirlenir o kadroya alınacak kişiler, yoksa kodamanların akrabaları şimdiden takım elbise alışverişindeler midir?

Sağlık sistemi de bitik. Sosyal güvence yok. 10 bin kişiye bir doktor düşüyor! Geçenlerde karın ağrısıyla hastaneye giden köylü bir kadına ameliyat olması gerektiği söylenmiş. Kadının böbreğini bir güzel çalmış doktor, birkaç ay sonra kadın kalan böbreğin ağrısıyla başka bir doktora gidince, o doktor da yabancı olup durumu anlayınca olay medyaya yansımış. Fakat kötü doktorun hastanesindeki tüm doktorlar ve uzun kolları sayesinde olay örtbas edilmiş. Olayı bize anlatanlar, yabancı (Hollandalı) doktordan övgüyle bahsederken, ona duydukları minneti batıya genelliyorlar. Kendi devletlerine de insanlarına da güvenleri kalmamış.

Bugün Dış İşleri Bakanlığı'nın önünden geçerken yüzlerce kişiden oluşan uçsuz bucaksız bir kuyruk gördük kapıda. Öğrendik ki pasaport kuyruğuymuş. İnsanların ülkelerinden umutları kalmamış; işçi olarak, mülteci olarak, öğrenci olarak bir şekilde kaçmaya çalışıyorlar. Burada umut tükenmiş...

Diğer taraftan buradaki mültecilerin durumu hiç de fena sayılmaz. Bugün gittiğimiz Patan isimli şehrin merkezinde yine bir Durbar meydanıyla karşılaşınca direk planı değiştirip yakınlardaki Tibet Mülteci Kampı'na gittik ve dünyada iyi şeyler de oluyor diye sevindik. Kampın el sanatları ve halı merkezi müdürü yurtdışında olduğundan, bir muhasebeciden beklenmeyecek sevimlilikteki Karma Bey bizimle ilgilendi. Ailesi 100 sene önce Tibet'ten kaçıp Nepal'e gelmiş olan Karma, Nepal'de doğmuş, büyümüş bir mülteci. 1960'ta Swiss Deveopment Cooperation desteğiye kurulmuş bu kampta 1200 Tibetli mülteci yaşıyor. Nepal'in genelinde ise 20.000 Tibetli var. Ayrıca Afrikalı ve Afgan mülteciler de mevcut ama azınlıktalar.

İsviçre'nin bu örnek projesinde 200 kişi çalışıyor ve seri halde Tibet halıları dokuyup el sanatları üretiyorlar. Bir katta, desenler çizilip boyanırken, diğer tarafta kadınlar el emekleri, göz nurları, duaları ve şarkılarıyla bu halıları dokuyorlar. Böylece hem geçimlerini sağlıyorlar hem de kültürlerini devam ettirebiliyorlar. Merkezde dokunan halılar ve el sanatları internet sitesi aracılığıyla Almanya başta olmak üzere en çok Avrupa'ya satılıyor. (www.jhcnepal.com)

Merkezin hemen yanında kreş, ilkokul, huzur evi ve evler var. Nepallilerle ilişkiler iyi, ayrımcılık yok. Zaten herkes aynı çileyi çekiyor, kimsenin ayrımcılık yapacak takati yok!

Karma ayrıca Birleşmiş Milletler'in kamplarından da bahsetti, önümüzdeki günlerde onları da ziyaret edeceğiz. İnsan içindeyken dışarıdan bakamıyor, işi olunca yazamıyor galiba, Antep'te 9 ay mültecilerle çalıştım ve Türkiye'nin bu alanda ne kadar içler acısı bir halde olduğu gerçeği, bu gerçeğin otaya çıkardığı problemleri bir sistemsizlik / projesizlik / duyarsızlık / kanunsuzluk içinde çözmeye çalıştım. Hayatlarını bu işe adamış insanlardan çok şey öğrendim ve şimdi dünyanın her yerinde bu alanda çalışan insanlardan da çok şey öğrenebileceğimi görüyorum.

Kararık görünen içime aldanmayın, dünyayı ve gerçeklerini keşfettiğim için iyi hissediyorum aslında kendimi, sadece duygusal ağırlığı biraz yoruyor...

Wednesday, July 21, 2010

Asya'da İlk Durak: Kathmandu

“Namaste, welcome to Nepal” diyerek elimizi sıkan güleryüzlü vize memurlarıyla selamlaşırken nasıl bir yere geldiğimizin pek de farkında değiliz. Kathmandu havaalanı 60'lardan kalma: Görevlilerin kıyafetlerinden, dükkanlara, vantilatörlerden, bagaj arabalarına, tuhaf bir bezginlikle karışmış bir eskilik.

Kapının önüne çıkar çıkmaz turist- satıcı oyunu başlıyor. Otele götürmek isteyenler, bavulunu çekiştirmeye çalışanlar, ille de benim taksiye bin diyenler, how are you ne var you where are you from'lar, gelir gelmez bir basıyor insana. Beyazlığımız Avrupa'da kar etmediği gibi burda da başımıza bela oluyor.

Nepal fakirler fakiri bir ülke. Otuz milyonluk ülkenin yarısı günde bir doların altında yaşıyor. Yolsuzluk almış yürümüş, durmadan hükümet değişiyor, protestolar yalandan işliyormuş gibi yapan demokrasiyi adam etmeye yetmiyor. Sokaklar leş gibi, her yer kokuyor, insanlar maskelerle dolaşıyor hava kirliliğinden. Köşebaşlarında kurulmuş derme çatma kasaplar, inşaat içlerinde hamur kızartıp satanlar, dilenciler, her bir yandan her an fırlayabilen motorsikletler, 24 saat kesintisiz devam eden köpek havlamaları ve korna sesleri Kathmandu'da günlük hayatın vazgeçilmezleri. Bu arada sabah, öğle akşam günde en az 7-8 saat elektrik kesiliyor. Akıllara mistik bir huzur diyarı olarak yerleşen Kathmandu, aslında klasik bir üçüncü dünya getto metropolcüğü.


Kathmandu'ya gelen turistler genelde bu hengameyle çok muhattap olmuyorlar zira çok cüzzi miktarlara çok konforlu bir tatil yapmak mümkün. 8 dolara bile merkezde banyolu iki kişilik bir oda alınabiliyor, 3 liraya harika bir yemek yenebiliyor. Gelenlerin çoğu da hemen bir tur ayarlayarak şehirden uzaklaşıyor zaten; trekkinge, raftinge, kayakinge, parasailinge gidiyor.


Biz öyle şeyler yapmıyoruz. Milli parklara, dağlara, göllere gitmek istiyoruz ama önce burada ne olup bittiğini bir anlamak istiyoruz. Hem acelemiz yok. Uzun bir seyahate çıkmanın en güzel tarafı, herşeyi dakika dakika planlamak zorunda olmamak. Zor tarafı ise bir şey beğendiğinde hem paran az olduğundan hem de taşıyamayacağından alamamak, devamlı ne kadar harcadığına dikkat etmeye çalışmak, çünkü daha az harcadığın her kuruşla bir memleket daha görebileceğini hesaplamak.

Seyahat ederken yapmayı en çok sevdiğim şeyin en hardcore versiyonunu burda yapma şansımız oluyor, Nepalli bir ailenin evinde iki gün misafir oluyoruz. Kathmandu'nun merkezinde bir gecekondu mahallesinde (ya da normal, çünkü burada bütün evler böyle gibi) 3 katlı bir ev. Her katında odalar var, her odada bir aile kalıyor. Tuvalet, banyo ortak. Tuvalet, bir delikten ibaret, yıllardır temizlenmemiş, su yok. Banyoda bir lavabo bir de karşısında bel boyunda tek bir musluk var, duş falan yok. Mutfak sıva, ev sahibinin insafa gelince birkaç saat akmasına izin verdiği kuyu suyuna hasret tencereler, üzerlerinde hamam böcekleriyle yerlerde beklemede. Onlara, soyulmuş sebze kabukları ve haşerat eşlik ediyor. Burası aynı zamanda evin hasta babasının ve 9 yaşındaki Robin'in de odası. Demir bir ranza, üstünde yatak niyetine nevresimsiz güveli, pireli bir yorgan, ve yatakta sosyal güvencesi ve parası olmadığı için belki de basit bir enfeksiyondan onu yatalağa çeviren bir hastalıktan müzdarip, işsiz, 8 çocuğunu nasıl geçindireceğini düşünen zavallı bir baba.


Diğer odada dünya tatlısı iki kızkardeş: İsuri ve Menuka, yaşları 21 ve 25. İkisi de sosyoloji okuyorlar üniversitede. Kalan vakitlerinde çamaşır, bulaşık yıkıyorlar dökme sularla, akşam 9 da yatıp sabah 5'te kalkıp yogaya gidiyorlar manastıra, evlerine bir misafir geldiğinde dünyanın uzak köşelerinden, onlarla ilgileniyorlar. (bkz. couchsurfing)


Odada iki adet tahtadan baza bozması, üzerlerinde yatak niyetine birer battaniye, minicik bir dolap ve bir masa. Hayatlarında köylerinden ve Kathmandu'dan başka bir yer görmediklerinden fakir olduklarının farkında değiller. Yerlerde duvarlarda dolaşan böcekler, susuzluk, elektriksizlik, havasızlık, kirlilik, devamlı pirinç- patates yemek, onlara koymuyor. O yokluk içinde gözleri ışıl ışıl. Kendileri bilmediklerinden başka türlüsünü, bizim için de normal sanıyorlar.


Bu yolculuğa çıkarken çeşit türlü zorlukla karşılacağımızı biliyordum ve kendimi hazılıyordum da, daha gelir gelmez 5 metrekarede elektriksiz oturmak, 4 kişi uyumak, ya da tahtalar her yanına battığı için uyuyamak, böcekler içine kaçacak diye kıyafetlerinle hiç susmayan köpekleri dinleyerek bu insanların hayatlarını düşünüp karşılaştırmalar yapmak, çişin gelince fare de vardır, kesin vardır diye korkup sabaha kadar tuvalete de gidememek, ayıp olmasın diye bahsi geçen mutfak koşullarında pişen yemeklerden yemek zorunda kalmak, insanlar elleriyle yerken elinde olmadan tiksinmek ve bakamamak, sonra kendinden de tiksinmek yargıladığın için, dibi görünmeyen bir bidondan bulanık bir tas suyla elini yüzünü yıkamak, dişlerini fırçalamak ve tüm bunlardan yaşadığın şaşkınlığı ev sahiplerine çaktırmamaya çalışmak...


Diğer taraftan hayatlarında hiç zeytin yememiş insanlara zeytin tattırmak, ille de lokum ikram etmek, ev sahibi aksi Sürahi Nine Nepal edition'a sevimlilik yapıp suları açtırmak, babaya kalsiyum sandozu denetip “iyi gelecek” deyip placebo etkisiyle hakkaten adama iyi gelmesi, Aslı'nın adamın raporlarına bakıp sorunun ne olduğunu anlayıp basit antibiyotik tedavisi ile bu işin hallolacağını anlatmasıyla adamcağızın yaşadığı sevinç, komşularla, köyden gelen akrabalarla tanışmak, daha uzaktakilerle 2 kelimecik de olsa telefonda konuşup, karşılıklı gülme krizine girmek, Robin'in okuluna gidip kapısız penceresiz devlet okulu nasıl oluyormuş görmek ve öğretmenlerden birinin katakullisiyle bir sınıfa 20 dakika öğretmenlik yapmak, İngilizce şarkı öğretmek, geç kalanlara şakacıktan fırça atıp çocukları güldürmek, tarif edilmez bir deneyim ve mutluluktu.


Hayatta yoğun deneyimler mutlaka çift taraflı oluyor, benim için de bu 4 gün zorlukları, mutlulukları, şaşkınlıklarıyla öyle oldu. Balici çocuklardan kaçıp, ara sokaklarda kaybolarak, kazıklanarak, rupi- tl hesapları yaparak, bir ishal, bir kabız olarak, bir sonraki günü planlamaya çalışarak bir süre daha Kathmandu'dayız. Sonra dağlara, köylere giderek derinlemesine Nepal'i keşfe devam.


Sana da Namaste Nepal, hoşbulduk!





Wednesday, June 09, 2010

Son Baskı

Sözümü tutamadım. Antep'te yazamadım, hatta okuyamadım da. Burada çok ilginç bir 9 ay geçirdim ve pek yakında temelli ayrılıyorum. Birkaç hafta İstanbul'da kaldıktan sonra Antep'in bana kazandırdığı en güzel şeylerden Aslı'yla, 8 aydan az olmamak kaydıyla paramızın yettiği kadar sürecek olan Asya kıtasının büyük bir bölümünü içine alan kocaman, heyecan verici, ucu sonu belirsiz bir seyahate çıkıyoruz.

Oralarda yazacak mıyım, bilmiyorum. Bu seyahatte olabildiğince plansız ve rahat olmak istiyorum. Rüzgar nereden eserse oraya gitmek, savrulmak, şaşırmak, yorulmak, zayıflamak, öğrenmek, yeni insanlar tanımak, eğlenmek, sonuna kadar merakımın peşinden gitmek istiyorum. Onun için söz veremiyorum.



Güzel bir haberle ayrılıyorum buralardan. Bu blogda büyük bir kısmını yayınladığım Filistin günlükleri kitaplaştı ve dün KırmızıKedi yayınevi tarafından yayınlandı. Kitabın adı Filistin'e Gitmek. Kitabın baskıya gittiği gece İsrail'in gemi baskınını düzenlemesi garip bir tesadüf oldu. Sanırım kitabın anateması olan Filistin'e gitmek, İsrail'le ilişkilerin şu anki durumu itibariyle pek mümkün olmayacak. Belki de ben de bir daha hiç gidemeyeceğim. Bunları düşününce çok üzülüyorum ama siyaset isimli oyunda dengelerin geceden güne değişebildiğini hatırlayınca yeniden umutlanıyorum.


Kitap, blogu takip eden çoğu kişinin bildiği üzere 2006, 2007 ve 2008 yıllarında Filistin'e yaptığım 3 seyahatte tuttuğum günlüklerden oluşuyor. Kitabın son 16 sayfasında da bu seyahatlerden çeşitli fotoğraflar var.

Keyifli okumalar...

Selma

Friday, December 04, 2009

Yeni Yerlerde ve Yeni Zamanlarda Yeniden Başlamak, Yeniden Yazmak

Fark ettim ki ne zamandır yazmıyorum bloguma. Farkındaydım da erteliyordum hep. Sanki çok büyük birşeyler olması gerekiyormuş gibi yazmak için ya da doğru zamanı bekleme... Bahaneler...Ertelemeler... Zaman geçiyor, hem de çok hızlı. En son Şubat'ta yazmışım. O zamandan bu zamana köprünün altından çok sular aktı.

Yüksek lisans tezimi sonunda bitirdim: Resmi Söylemden Kültürel Kimliğe: Türkiye'de Seküler Milliyetçilik.

Çok uğraştım, bir saha araştırması, bazı kısımları çok keyifli ama çoğu zaman özellikle disiplin gerektiren okuma, not alma, referans gösterme kısımları işkenceydi. Çok yoruldum. Ama sonunda güzel bir çalışma oldu bence, içime sindi.

Bu iş bittikten sonra, epeyce hayalini kurduğum kurumsuz, sorumluluksuz zaman dilimine yaklaştım ama ne yapacağımı bilemedim. Biraz gezdim, biraz dinlendim, biraz eğlendim, ne yapmak istediğimi düşündüm. Bir yandan da her okul bitiren sudan çıkmış Türk genci gibi sağa sola CV göndermeye başladım, bazıları beni kabul etse de gitmeyeceğimi bile bile...

Asıl istediğim birkaç ay Asya’ya gitmek, önce kafayı dağıtmak, sadece Türkiye'de değil dünyada da yaşadığımı fark edip tadına varmak, sonra da kafayı toparlayıp uzun vadeli bir hayat planı yapmaktı. Bu kadar uzun süreli ve kapsamlı bir seyahat için yeterince param olmadığından bu planı erteledim. Allah'ın sevgili kuluyum ki karşıma ucuz bir bilet çıktı yine de, Ceren'ciğimle atlayıp Çin'e gittik 10 gün Mayıs'ta, inanılmaz güzel geçti. Çin beni çok şaşırttı. Döndüm ve yazmadım, zaten İran'ı da yazmamıştım, sonra Suriye'yi şimdi Hırvatistan'ı da yazmadım. Ayıp bana, çok ayıp...

Döndüm, yine İstanbul. Artık doyduğum ve bıktığım İstanbul. 4 güzel sene geçirdim. Amerika'dan döndükten sonra hiç aklımda olmayan bir şekilde harika insanlarla tanıştım, hayatımda yepyeni pencereler açıldı. Aile, arkadaşlar, konferanslar, festivaller, konserler, akademi, müthiş dinamik Türkiye gündemi, dolu dolu geçti, ama yetti. Miyadını doldurdu. En azından bu dönemde artık bu şehirden öğrenecek birşeyim kalmadığını düşünmeye ya da başka yerlerde öğreneceklerimin/ yaşayacaklarımın daha değerli olduğuna inanmaya başladım. Gitmeye karar verdim.

reliefweb.com üzerinden gönüllü ya da maaşlı çok iş aradım. Malesef İngilizce'den başka bir dil bilmediğim için ve insani işlerde uzun süreli deneyimim olmadığı için çoğuna başvuramadım bile. Üzüldüm, çünkü en çok istediğim şeydi bu. Bir şekilde insan ve yardım odaklı bir işte çalışıp, uzaklarda yaşamak...

Umudumu kaybetmedim ama bir yandan Türkiye'de de işlere başvuruyordum. Bir tanesi Bodrum'da çok lüks bir butik sanat otelinde çocuk kulübü müdürlüğüydü, otelde kalacaktım, haftada bir gün iznim olacaktı ve işim günde 3-10 çocuğu eğlendirmekti. Süratle kabul ettim ve iki gün içinde atlayıp gittim, daha önce tü kaka diyip (günübirlik bir defa hariç) hiç gitmediğim Bodrum'da 2.5 ay geçirdim. Çok ilginç insanlarla tanıştım, turizm işini öğrenmeye başladım, denizin dibinde yaşamanın güzelliğini keşfettim, dolu dolu geçti zaman. Az acı, bol tatlı zamanlar...

Paramı biriktirdim. Planımı yaptım. Amerika'ya gidecektim. 4 senedir özlediğim herkesi görecektim. Hazırlandım, vizemi almak için Ankara'ya gittim. Tam da o gün daha önce başvurduğum ama Bodrum'daki işi kabul ettiğim için yazın beni aradıklarında gidemediğim bir iş- psikolog olarak mültecilerle çalışma- tekrar karşıma çıktı. Amerikan Elçiliği'nin pek yakınında bulunan Sığınmacılarla ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği'ne gittim. "Antep, hemen şimdi!” dediler. Tam vize randevumdan 1 saat önce! Kafam allak bullak gittim, 10 yıllık vizemi aldım, bir de derin nefes aldım, birkaç gün müsaade istedim düşünmek için, izin de istedim Amerika için ama olmadı.

O birkaç gün aradan geçti, ben Amerika'dan vazgeçtim, onlar da beni kabul etti, valizi toplayıp Antep'e attım kendimi.

Ankara'dan otobüsle gelirken, yanağım cama yapışmış, uyandım. Bir kişiyi bile tanımadığım bu şehirde, kim bilir neler yaşayacaktım. Gaziantep tabelasını gördüğüm ilk an ürperdim: Bu kez gezmeye değil yaşamaya geliyordum! Sevdiklerimin çoğunun bulunduğu İstanbul’dan 1300 kilometre uzakta! Bir derin nefes daha aldım, kocamanlar kocamanı valizimi sürükleye sürükleye işyerime geldim. Sonra tesadüfler birbirini kovaladı, yine güzel insanlar sayesinde birkaç saat içinde geçici kalacak yer ve kalıcı ev buldum.

Yeni bir dönem başlamıştı. Beklenti düzeyim düşüktü. Adanmış bir şekilde mültecilerle çalışmak için gelmiştim. Öğrenecek, yapacak çok şey vardı ve ben hazırdım. Yıllardır ilgilendiğim Ortadoğu ve mülteci konusuyla ilgili yazmak ve fotoğraf çekmek değil de çalışmak ve bir işe yaramak çok anlamlı geliyordu. İnsanlarla ve hikayeleriyle tanışmaya başladım: Afganistan’dan, Irak’tan, Filistin’den ve daha 24 ülkeden insanlar.

Kendi ülkelerinde doktorken, ressamken birden bire ellerinde olmayan sebeplerden, savaşlardan dolayı ülkelerini terk etmek zorunda kalmaları, sevdiklerini kaybetmeleri, üstüne üstlük burada çok uzun süre çeşit türlü sorunla karşı karşıya kalmaları, hayatta kalma mücadeleleri çok iç burkucuydu. Bir yandan moralimi yüksek tutmaya çalışırken bir yandan da arada dayanamayıp açıyordum çeşmeleri kendi kendime kaldığımda.

Evime yerleştim, seyahat için biriktirdiğim bütün paralarımı eve harcadım, ilk defa kendime ait bir evim olduğu için, anlamlı bulduğum bir işi yaptığım için, yeni bir şehirde yaşadığım için çok heyecanlıydım.

Can arkadaşlarım da beni yalnız bırakmadılar. Akın akın gelip ziyaret ettiler beni burada sağolsunlar. Burada da yeni can arkadaşlar edindim. Herşey yavaş yavaş rayına oturmaya başladı. Dolu dolu 10 hafta geride kaldı.

Sonbahar gelemeden kış geldi Antep’e. Islak ve karanlık. Yazacak vakit olacak, umarım ilham da olur ve hem uzun zamandır ertelediğim seyahat yazılarımı hem burada yaşamanın nasıl bir şey olduğunu hem de çoğumuzun pek bilmediği mülteci konusunu derinlemesine anlatabilirim…

Bakalım daha neler göreceğiz bu hayatta...

Thursday, February 26, 2009

The Journey of Resistance Through Music in Palestine: Slingshot Hip Hop


"You want me to go to the law? What for? You're the Witness, the Lawyer, and the Judge!" says the Arab-Israeli hip hop band DAM, referring to the injustice Palestinians facing. Like the other hip hop bands in the region, DAM uses its melodies and lyrics as a form non-violent weapon. To get out the anger, to start a new form of resistance or simply to keep the youth away from extremism, hip hop seems to be the right way in the Palestinian journey.



In her film Slingshot Hiphop, Saloum tells us the story of hip hop bands in different regions of Palestine and Arab cities of Israel. All bands seen in the film live close to each other but most of them are not allowed to travel outside their city. Through music, they transcend the borders and get permission to perform concerts in other cities and get a chance to meet other hip hop bands. Even though the occupation leaves too little room for creative expressions of resistance, hip hop invents a new path by combining the history of the conflict, music and the daily life which is always affected by politics.



The documentary has a smooth but multidimensional narrative: One minute it feels like a Palestine- Israel introduction class with illustration of the map with the refugee camps, the other it is an MTV reality show revealing different music bands. Succesful on entertaining and educating at the same time, the film makes you feel what is it like to be there.



Slingshot Hophop is an eye opener to see what is going on behind the scenes and between the lines in Palestine while following the rappers, you will see collapse of stereotypes about Palestinian youth, family life and of course music. And it is going to remind you one more time: There is always hope for justice.



I was lucky to meet director Jackie Reem Saloum in Istanbul and had the privilege of spending one full day together. We toured Istanbul, discussed politics, talked about travelling and I asked her a few questions about the film.

Saloum shows us Palestine from a different angle with Slingshot Hip Hop. We talked about how music became a medium for resistance for the new Palestinian generation, and how to break the stereotypes of Arabs.


In Slingshot Hip Hop we see a portrait of Palestine and Palestinian youth that is different from what we are used to. Why did you choose this way to talk about a country which is usually only discussed in terms of its politics?



The Israeli occupation of Palestine, which has been going on for 60 years, is especially restrictive on the lives of young people, and kills their hopes. The rap groups that I discovered in 2002 are using music as a means of resistance. The way that the occupation and resistance affects the young generation’s life is usually ignored. Slingshot Hip Hop tries to show young people, music and resistance blended with the details of daily life.



One of the interesting points about the movie was the way it changed the perceived image of Arabs, and showed the meaning of women, family and hip hop in Palestinian society. How did you manage to capture these details?



The filming took 5 years, and we shot 700 hours of video. Since my mother is Palestinian, I am familiar with the social structure of Palestine and I wanted to show how different it is from how it is presented in the media. The fact that people of all ages come to the rap concerts, the support that musicians get from their families, the expressive force of the women - these things have usually been kept in the background of Palestine case. I tried to express these details, which actually form the basis of the resistance, together with the new medium of this resistance, the music.


Slingshot Hip Hop will be screened at AFM CEPA in Ankara (Eskişehir Road, across the street from METU) on 1 March, 2009 at 19h00


First photo, the band PR from Gaza (from sundance channel)

The other photos by M. Murat Kocaağa







Filistin'de Müzikle Direnişin Hikayesi: Sapan ve Hip Hop


Filistinli bir anne ve Suriyeli bir baba; Amerika’da başlayıp devam ederken, sık sık Filistin’le kesişen bir yaşam. 2005 !f Film Festivali’nde Planet of Arabs (Araplar Gezegeni) filmiyle Araplarla ilgili kalıpyargıları sorgulayan Jackie Reem Saloum, bu kez Sapan ve Hip Hop filmiyle yine !f film festivalinde.

Filistin’in farklı bölgelerinde eşzamanlı gelişen hip hop ve rap müziğin nasıl bir direniş aracına dönüştüğünü anlatan film, diyasetin gölgesinde kalan Filistin’de günlük hayatın detaylarını gözler önüne sererek izleyiciyi şaşırtmayı başarıyor.

İsrail işgali yüzünden birbirlerini yalnızca videolar ve internet aracılığıyla görebilen rap gruplarının tanışmalarına aracı olan yönetmen, hem Filistinli hem Amerikalı oluşu ve bu kimliğin ürettiği bakış açısıyla Ortadoğu ve Batı arasında da bir köprü işlevi üstleniyor.

Filmin hikayesi Jackie’nin 2002′de ilk kez bir radyoda duyduğu, İsrail’de yaşayan Filistinli rap grubu DAM’i keşfedişiyle başlıyor. DAM’in Filistinlilerin acılarını, umutlarını, direnişlerini müzik yoluyla anlatmasından çok etkilenerek, Gazze ve Batı Şeria’daki diğer hip hop gruplarını buluyor. 4.5 sene süren çekimler boyunca defalarca Filistin’e gidip geliyor ve bu süreçte kendi Filistinli kimliğiyle yeniden tanışıyor ve onu yeniden üretiyor.

Herşeye rağmen ayakta kalmaya çalışan Filistinliler gibi, Saloum da tüm olumsuzluklara rağmen pozitifliğini korumaya çabalıyor. Filistinlilerin bu yeni müzik tarzına tepkilerini ve gündelik hayatlarını 60 yıllık işgalin farklı alanlardaki yansımalarıyla harmanlyarak, alışık olmadığımız bir Filistin portresi ortaya koyuyor.

Filistin’deki zulmün dayanılmaz boyutlara ulaşmasıyla zaman zaman umutuzluğa düşen Saloum, herşeye rağmen birşeyler yapabilmenin gücünü ve umuda katkısını bir kez daha kanıtlıyor; Sapan ve Hip Hop’la hem güldürüp hem ağlatarak izleyicinin kalbini kazanıyor ve kendimize bir kez daha sormamıza yola çıyor: “Ben ne yapabilirim, nereden başlayabilirim?”

Slingshot Hip Hop (Sapan ve Hip Hop) Ankara’da 1 Mart Pazar saat 19:00’da AFM CEPA’da (Eskişehir Yolu 7. Km) izlenebilir.

Wednesday, February 11, 2009

Photographs from ‘Follow the Women’ bring message of hope


A collection of photographs focusing on daily life in the Middle East by Turkish photographers Ayşin Özer Başkır, Şirin Çizmeci, Serap Ertüzün, Selma Şevkli and Ela Esra Günad is now on display at İstanbul’s Cemal Reşit Rey Concert Hall.

The five photographers are members of Follow the Women (FTW), an international organization that has been conducting cultural and social youth exchange projects for more than 30 years. FTW was founded under the leadership of Detta Regan, who traveled to the Middle East as a teacher and drew attention to the situation of women and children in the region using her bicycle as a tool. The organization brings together women from all around the world and since 2004 around 500 women have cycled across the Middle East every year, hoping to contribute to peace efforts in the region, FTW Turkey coordinator Günad says in an interview with Today’s Zaman.

Starting from Lebanon, women from 30 different countries traverse the 300 kilometer road stretching across Syria and Jordan and into Palestine, Günad explains. “Our objective is to create public interest in the region for sustained peace. We observe that the group that is most affected by the conflicts in the region are women and children. We primarily want to emphasize this. In order to share the experiences of the people in these countries and support them, we organize this cycling event every year,” she adds. The women go to villages, refugee camps and bombed and decimated residential areas to see how daily life continues in these places.

Featuring 45 images from last year’s journey, the collection that is currently on display emphasizes the fact that life goes on in the Middle East in spite of the harsh conditions people must deal with in order to survive. “Their daily lives still continue in the places that include traces from the occupations, under the control of the armies and among the ruins. In every frame, you see a story showing you how to go on with life. Unfortunately, peace cannot be achieved [merely by] signing cease-fire arrangements,” she says, underlining that in addition to peace there must also be efforts to create better conditions in the region. “You will see people in this exhibition who do not lose their hope for peace.”

“Recently we learned from the press that the check points [in the Occupied Palestinian Territories] are being shut down, which means access to basic human needs, such as water, food and medicine, is blocked. Sometimes they wait four or more hours at the control doors to pass in order to go to school or to their jobs. If they are lucky that day, they can pass through, but they never know what will happen the next day. Sometimes after waiting many hours they go back to their homes,” Günad explains, pointing out that they wanted to share their experiences in the region with Turkish citizens this year.

FTW increases its membership numbers every year with new contributors from all around the world. It is not necessary to be a professional cyclist, Günad says, citing the example of a Turkish woman who joined them from Diyarbakır after learning how to ride a bicycle from an 11-year-old child. Whoever wants to contribute to efforts for peace in the Middle East can contact FTW at ftw-turkey@yahoogroups.com.

The exhibition in the Cemal Reşit Rey Concert Hall foyer will run through Feb. 25.

11 February 2009, Wednesday
RUMEYSA KIGER İSTANBUL

Wednesday, October 22, 2008

Yüksekova’da 18 Saat Mahsur Kalınca Neler Öğrenilir?




Gerçeküstü kısacık bir İran seyahatinin ardından 20 Ekim Pazartesi İran saatiyle 15.10, Türkiye saatiyle 14.40’da Farsça adıyla Serow, Türkçe adıyla Esendere sınır kapısındayız. Arada tarafsız bölge yok. Aynı binanın bir tarafı İran bir tarafı Türkiye. Humeyni portresinin önünde fotoğraf çektirip Türkiye tarafına geçiyoruz. Atatürk büstünün önünde de bir fotoğraf çekilip Van otobüsüne biniyoruz. Esendere- Yüksekova- Van yolunun kapalı olduğunu öğreniyoruz.

16:00- Yollarda can güvenliği olmadığı gerekçesiyle askerler yolu kapatmış, ne zaman açılacağı belli değil, sınırda bekleyen diğer insanlarla sohbet edip fotoğraf çekiyoruz.

17:00- Yoldan hala haber yok, karnımız aç. Babayiğit gümrük müdürü bize taze fasulye yediriyor.

18:00- Mesai bittiği için sınırdan çıkarılarak Esendere’den 40 kilometre uzaktaki Yüksekova sınırına gidiyoruz. 50 kadar tır ve Van’a gidecek 8 yolcu otobüsü var, hepsi sıraya dizilerek bekliyor. Askerler yanlarına yaklaştırmıyor, bilgi vermiyorlar. Uzaktan tüfeği doğrultup “geri gidin” diyorlar.

19:00 Otobüsteki yolcular ve şoförler Yüksekova’dan bilgi almaya çalışıyorlar. Olayların durulduğu söyleniyor ama yol hala kapalı. Yolun kenarındaki şantiyeye misafir olup çay içiyoruz.

21:00 – Hala haber yok. Şoför, iki yolcu ve ben 500 metre ilerideki kontrol noktasına gidiyoruz. Yolda mayınlar olduğu, yol kenarında PKK’nın konuşlandığı söyleniyor. Yol kapkaranlık ve sessiz, en ufak bir seste irkilerek ama bir cevap alma umuduyla askerlere yaklaşıyoruz. “Dur” emri geliyor. Biz duruyoruz, askerler feneri yüzümüze tutarak yaklaşıyorlar. 5 kişiler, yaşları 20-25 yaş arası, belki daha küçük. Panik halindeler, gerginler. “Yol kapalı, geçemezsiniz” diyorlar. İkinci bir emre kadar beklememiz söyleniyor. Otobüste 4 aylık bir bebek var, yemeğimiz yok, sabah uçağa yetişmemiz lazım desek de kar etmiyor. “Gece bu yol kapalı kalacak, sabah açılır mı belli değil, ne yapacağınız bizi ilgilendirmez” diyorlar. Çaresiz otobüse geri dönüyoruz. Sınır da kapalı, İran’a da giremiyoruz.

22:00 – Yolcular sakin ve sabırlı. Şoför 30 yıldır bu yolda gelip gittiğini daha önce hiç bu kadar uzun bir yol kapama görmediğini söylüyor. Sabah 10’dan beri bekliyorlarmış. Telefonla ulaştığımız kişiler haberlerde bu yolun kapalı olmasıyla ilgili bir şey olmadığını söylüyorlar. İstanbul’dan araba kundaklama haberleri, Doğubeyazıt, Van’dan eylem, yaralanma haberleri geliyor. Kafalar karışık.

23:00 – Hava iyice soğuyor. Otobüsün kaloriferleri çalışmıyor. Öndeki tırlardan birinden fena halde ayak kokan çuvaldan bozma battaniyeler geliyor. İki büklüm uyumaya çalışıyoruz. İçerisi havasız, bebek ara ara ağlıyor, horlayanlar çok, yarı uyur yarı uyanık sabahı ediyoruz.

06:00 – Hava aydınlanmış, hiç bitmeyecek gibi görünen gece sonunda bitmiş, sabah olmuş. Burnum donmuş, çok üşüyorum, karnım aç, yiyecek bir şey yok. Sabırlar tükeniyor, ne olacağını öğrenmek istiyor herkes. Otobüsler ve tırlar askerlerin yanına iyice yaklaşıyor.

07:00 – Atık yağlardan yapılma İran keklerinden yiyoruz. Asker karakoluna tuvalete gidiyorum. Duvarda makineli bir tüfek asılı. Asker sabahın köründe Yüksekova’da pembe ceketli Sydney haritalı çantalı bir hatun görünce şaşırıyor: “Türk müsün İranlı mı?” “Türk, ne zaman açılacak yol?” “Belli değil”. Askerlere malum ikinci emrin kimden geleceğini soruyorum, Yüksekova tugayından diyorlar. Ankara’nın 16 saattir bu yolun kapalı olduğundan ve yüzlerce insanın sefil vaziyette beklediğinden haberi var mı?

08:00 – Herkesin komutanım diye hitap ettiği uzman çavuş geliyor. Uçağa yetişmemiz gerektiğini söylüyorum ve ne zaman açılacağını soruyorum. “Yolda can güvenliği yok, biraz ileride tarayabilirler otobüsü, sizi koruyamayız” diyor. O zaman konvoya eskortluk edin önerimi duymazdan geliyor. Durum bu kadar ciddiyse neden sadece 6-7 asker var bu noktada? Soramıyorum. Uzman çavuş bir anda İstanbullu kızlara fors yapma gayretiyle burada vatanı nasıl koruduklarından, 23 yaşında olduğundan ve 3 yıldır terörle mücadele ettiğinden bahsetmeye başlıyor. Bu sırada kapatılan girişe bir ambulans yaklaşıyor. İçinde acil durumda bir hasta olduğu bilgisi geliyor. Bize kahramanlık gösterisi yapan asker “gebersin” diyor. Yanlış mı duydum acaba diye Esra’ya dönüyorum o da bana bakıyor boş boş. Yolcular “olur mu komutanım, insandır sonuçta geçsin” deyince “bizim askerlerimiz ölürken onlar yardım ediyor mu” deyiveriyor. Şaşkınlıktan dilim tutulmuş oturuyorum.

Uzman çavuş konuşmaya devam ediyor. Hakkari’nin iğrenç bir yer olduğunu, hepsinin soylarının kurutulması gerektiğini söylüyor. Bir yandan da PKK’dan “şu an yaptığımız her şeyi izliyorlar, sizi bırakırsak ileride kimlik kontrolü yapıp Türk olanları alırlar” diyor. Sadece 4 İranlı var, gerisi Türkiye vatandaşı ama benden başka kütüğü “batı”da olan yok.

O otobüsten inince yolcular dayanamayıp faşistliğine sövmeye başlıyorlar. O bu halktan nefret ederse, bu halk devleti nasıl sevsin diyorlar. Esendere, Hakkari/Van bölgesinin ticaret vasıtasıyla ekmek kapısı olduğundan, Yüksekovalılara gözdağı vermek için yolu kapattıklarını söylüyorlar.

09:00 – Uzman çavuş tekrar otobüse binip yanımıza geliyor. Sanki karar veren oymuş gibi bebek ve biz “bayan”ların hatırına geçişimize izin vereceğini söylüyor. Madem can güvenliği yok, şimdi nasıl bizi o yola gönderebiliyor? Akşam emir bekliyoruz derken yalan mı söylüyorlardı? Biz 18 saat, tam 18 saat neden bekledik, şimdi ne değişti?

09:15 – Sınıra benzeyen kontrol noktasından geçip sağa çekiyoruz. 18 saat boyunca bizi aramayan asker birden otobüsteki bütün eşyaları ve insanları boşaltıp aramaya başlıyor. Esra, ben ve bebeğin annesinden başka kadın yok. Kadınların üstü aranmıyor. Çantalarımıza bakılıyor. Askerlere bir koli kek veriliyor ve yola çıkılıyor.

10:00 – Yol boş, Yüksekova normal görünüyor, yoldan ilk geçen araç biziz. Sakin sakin giderken birden yanımda koridorda duran termos havaya zıplayıp patlıyor. Kurşun mu geldi diye bakıyoruz ama değil. Herşeye hazırız, çok yorgunuz, sadece Van’dan 13:40’da kalkacak olan uçağa yetişip eve gitmek istiyorum.

10:30 – Yeniköprü’de ikinci kontrol noktası tekrar kimlikler çıkıyor, yolcular iniyor, valizlere bakılıyor. Askerler hallerinden bezmiş görünüyorlar, kimliklere bakarken sohbet ediyoruz, gencecikler, İstanbul’u soruyorlar, üniversitelerimizi soruyorlar. Bu kadar stratejik noktalarda bu kadar tecrübesiz çocukların işi ne?

11:30 – Mola vermeden ilerliyoruz uçağa yetişmek için. Uyukladığım bir anda Esra uyandırıyor beni. Yolun kenarında kalaşnikoflarıyla gövde gösterisi yapan PKK’lı ya da sempatizanı birkaç kişi var. Şoför, otobüse bir şey yapmasınlar diye destek anlamında korna çalıyor. Hemen ilerideki kontrol noktasında da askerler durdurunca “komutanım nasılsınız” diye başlıyor söze. Sonra açıklıyor: “Burada yaşıyorsan iki tarafla da geçinmek zorundasın” orada yaşayanlar ve en basit haliyle hayatını devam ettirmeye çalışanlar, durumu kabullenmiş, PKK azıtmasın, devlet de halkı hor görmesin diyorlar. Kendilerini de bizden ayrı görmüyorlar. PKK otobüsü durdursa, seni alsa biz durur muyuz diyorlar, hem ne demek sen Türk’sün ben Kürt’üm, kardeşiz, ikimiz de bu vatanın evladıyız diyorlar. Bu laflar İstanbul’da klişe bir konferansta değil, Yüksekova’da, Başkale’de silahlar arasında bir yolculuğu beraber yaparken söyleniyor.

12:30 – İki ya da üç kontrol noktasından daha geçiyoruz. Otobüs durur durmaz kimliğimi çıkarmaya alışmışım artık, otomatik olarak çantamı açıyorum, bekliyorum. Sonuncuyu da geçince bir mola verelim diyorlar. Sadece yarım saat yolumuz kalmış ve uçağa ucu ucuna yetişebileceğim ama yapacak bir şey yok duruyoruz. O 15 dakikayı orada kaybederken artık sinirler boşalıyor ve ağlamaya başlıyorum. Bu uçağı kaçırmak istemiyorum. Bir gün daha burada kalmak, işime geç kalmak, 200 ytl uçak parası vermek, 30 saat içinde bir şeriat, bir laik devlet, bir TSK bir PKK arasında gidip gelmek istemiyorum. Uyumak istiyorum, eve gitmek istiyorum…

13:05 – Yolculardan ikisi onları bekleyen arabaya bindirip yetiştiriyorlar bizi havaalanına. Esra’nın uçağı 14:30’da, bekliyor. Ben aceleyle geçiyorum güvenlik kontrollerinden

14:00 – Uçak kalkıyor. Çok açım, molada da yemedim, param da yok, ikram da yok bu uçakta. Ankara’da duracak, tekrar kalkacak 5’te anca varır İstanbul’a, dayanabilir miyim o kadar? Çantalarımı indirip bozuk para aramaya başlıyorum. Fotoğraf makinemin çantasından bozukluk çıkıyor biraz. 6 ytl toparlayıp bir sandviç alıyorum. Günlerdir değiştiremediğim ve muhtemelen kokan kıyafetlerimle, takati kalmamış halde yiyorum sandviçi.

16:00 – Uçak Ankara’da durup yolcu alıyor, binenlerin yarısının üzerinde Fenerbahçe formaları var. Chelsea maçına gidiyorlarmış. Hey gidi dünya.

17:00 - Uçak Sabiha Gökçen havaalanına iniyor. Esra’nınki direk olduğu için benden önce gelmiş, otobüsle Kadıköy’e gidip yemek yiyoruz, şaşkınlık ve yorgunluğa sonunda İstanbul’a varmış olmanın sevinci ekleniyor.

20:30 Sonunda eve varıyorum. Tahran-İstanbul arası direk bilet alacak paramız olmadığından araba+uçak+araba+araba+otobüs+araba+uçak+otobüs+deniz otobüsü+araba denklemiyle tam 34 saat sürüyor. Biraz zahmetli de olsa “Hakkari gerisi yok gari”nin ne demek olduğunu bu 34 saatte öğreniyorum. Ve o uzman çavuşa katılmıyorum, bence buralar iğrenç değil. 18 saat bizi aç susuz gerekçesiz bekleten askerin sözlerine değil, bana tadı kötü de olsa bir kek veren, ayak da koksa bir battaniye getiren, o yolda, o otobüste kendimi güvende hissettiren insanların (ve evet onlar Kürt) insanlığına inanıyorum… İsimleri kısaltmalardan oluşan resmi gayrı resmi örgütlerin asla barış getiremeyeceğini görmemiz için, o kaderine terk edilmiş 18lik askerlerden kaçının daha ölmesi, o halka daha ne kadar insan değilmiş gibi davranılması gerekiyor, bilmiyorum...